Sally Fallon & Mary Enig

Dangers of Statin Drugs: What You Haven’t Been Told About Popular Cholesterol-Lowering Medicines  –  Posted on June 14, 2004 by Sally Fallon and Mary G. Enig, PhD 
http://www.westonaprice.org/modern-diseases/dangers-of-statin-drugs-what-you-havent-been-told-about-popular-cholesterol-lowering-medicines/  

David PERLMUTTER’den altıntılar:

“…Ancak son zamanlarda statinlerin beyin fonksiyonlarını azaltabileceği ve kalp krizi riskini arttırabileceğini de ortaya koymaktadır. Bunun nedeniyse son derece basit.  Daha önce belirttiğim gibi bu gerçeği asla unutmamamız için tekrarlıyoru: Beyin ayakta kalablmek için koleseterole ihtiyaç duyar. Kolestereol, nöronların işlevselliğini devam ettirebilmesi için hayati değer taşır ve beyin için çok önemli bir besin maddesildir. Hücre zarının oluşmasında çok öenemli bir rolü olan temel bir yapı taşıdır. Antioksidan özelliklere sahiptir ve vücutta D  vitamini gibi beyin dostu maddelerin ve steroid hormonların üretiminde kullanılır. En önemlisiyse kolesterolün nöronların en temel yakıt maddesi olmasıdır. Nöronlar yeterli miktarda kolesterolü kendi başlarına üretemezler ve kandaki kolesterolün onlara bir taşıyıcı protein tarafından ulaştırılmasını beklerler. Bu taşıyıcı protein yani LDL, “kötü kolesterol” gibi olumsuz bir isimle tanımaktadır. İyi, kötü bir yana LDL, bir koleserol molekülü bile değildir. Düşük yoğunluklu bir lipoproteindir ve hiç de kötü bir şey değildir. LDL’nin beyindeki temel görevi, hayat verici kolesterolü yakalayıp onu çok önemli işlemler üstleneceği nöronlara ulaştırmaktır.”
Dr. David PERLMUTTER, Tahıl Beyin, Pegasus yayınları, İstanbul, Maıs 2015, sayfa: 48-49
 
Son otuz yılda yayınlananaraştırmalar arasında, yağ ve kolesterol oranı düşük bir beslenme programının kolesterolü düşürerek kalp krizlerini ve ölümleri aalttığını ya da önlediğini kesin bir biçimde kanıtlayan tek bir çalışma yok. Dr. Miller’ın da ifade ettiği gibi dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan çalışmaların hiçbiri lipit hipotezini desteklemiyor. (age.s.96)  96-97  

STATİN İLAÇLARININ ZARARLARI: ÇOK BEĞENİLEN KOLESTEROL-DÜŞÜRÜCÜ İLAÇLAR HAKKINDA SİZE SÖYLENMEYENLER
 
Kanda kolesterol miktarının artması (hiperkolesterolemi) durumu 21. Yüzyılın sağlık sorunudur. Bu gerçekte uydurulmuş (imal edilmiş, fabrikasyon) bir hastalık olup, sağlık meslek grubunun kandaki kolesterol seviyesini nasıl ölçüleceğini öğrenmesi ile ortaya çıkan bir sorundur. Kanda kolesterol seviyesinin yüksek olduğu durumlardada, dışarıdan saptanan bir belirti yoktur. Hiperkolesterolemi (kanda kolesterolün yüksek bulunması)  durumunun saptanması için bunun varlığını ortaya çıkaran bir hekimin yardınımı gerekmektedir. Yüksek kolesterolden dolayı şikâyetçi olan insanları çoğu kendilerini mükemmel bir şekilde sağlıklı hissetmektedir- gerçekte ‘kendini iyi hissetme’ aynı zamanda yüksek kolesterolün bir belirtisidir!
Bu yeni hastalığı tedavi edecek hekimlerin önce hastalarını (-aslında bunlar sağlıklı kişilerdir-UY) rahatsız olduklarına ve yaşamlarının kalan süresinde çok pahalı olan ilaçlardan bir veya birkaç tanesini almak,  aldıkları ilaçlar için düzenli kontrol muayenesi (check up) ve kan tetkikleri yaptırmak zorunda olduklarına inandırmaları gerekmektedir. Bu hekimler bir vakum (dış etkinin olmadığı) ortamında çalışmamaktadırlar- ABD yönetimi, medya, tıbbi kuruluşlar kolesterol dogmasının yayılması için çalışmaktadır ve yüksek kolesterolün kalp hastalığı ve muhtemelen başka hastalıkların da önde gelen nedeni olduğu konusunda toplumu inandırmaya çalışmaktadırlar.  
Kolesterol yüksekliğinden kimler acı çeker? 25-30 yıl öncesinin tıp literatürünü dikkatli ve ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde şu şekilde bir cevapla karşılaşırdınız: Sigara, fazla kilo gibi diğer risk faktörleri ile birlikte kolesterol seviyesi 240 üzerinde olan kişiler. 1984’de yapılan Kolesterol Fikir Birliği konferansından sonra (Cholesterol Consensus Conference), parametreler değişmiştir;  kolesterol seviyesi 200 üzerinde olan (erkek veya kadın) herhangi bir kişi bu korkunç tanıyı alacak ve kendisine bunun için bir reçete verilecektir. Son zamanlarda rakam 180’e doğru aşağı çekilmiştir. Eğer kalp krizi geçirmiş iseniz,  kolesterol seviyeniz esasen düşük olsa bile, bu kalp krizinin günahı muhtemelen kolesterolünüzün oldukça yüksek olmasına bağlanacaktır. Bunun cezası ise yaşam boyu, sıkıcı düşük yağ içeren bir perhiz ile kolesterol düşürücü ilaçları kullanmak olacaktır. Mevcut dogma genç yetişin ve hatta çocuklarda bile kolesterol tetkik ve tedavilerinin gerekli olduğunu kayıt ve şart altına almaktadır.   
Bu yeni hastalığın tedavisinde hekimlerin  kullandığı Lipitor (atorvastatin), Zocor (simvastatin), Mevacor (lovastatin) ve Pravachol (pravastatin) gibi ilaçların hepsi statin olarak adlandırılmışlardır.
Statinler nasıl çalışır
Aşağıdaki şekil kolesterol üretimini kapsayan yolları göstermektedir. Süreç bazen  “yaşamı inşa eden birim” olarak da isimlendirilen acetyl-CoA ile başlamaktadır. Üç acetyl-CoA molekülü bir araya gelerek altı-Karbon hidroksimetil glutarik asit (carbon hydroxymethyl glutaric acid) (HMG)’i oluşturur.  HMG’den  mevalonate oluşturulması için    HMG-CoA reductase isimli bir enzim gereklidir.
Statin ilaçları bu enzimin çalışmasını durdurduğundan dolayı  bunlara  yaptığı işe göre verilen isim  HMG-CoA redüktaz engelleyicileri (reductase inhibitors)’dir. İşte burada birçok yan etki yatmaktadır, çünkü statin ilaçları  sadece kolesterol üretimini değil, yokluğu halinde  kendi alanında öenemli biyokimyasal görevleri olan  bütün bir ana ürün ailesinin üretimini de durdurmaktadır.
 
San Diego California Üniversitesinde çocuk doktorlarının, HMG-CoA reduktaz1’dan sonraki üretim aşamasını kolaylaştıran bir enzim olan mevalonik kinase enziminin kalıtımsal olarak  eksik olduğu saptanan bir çocukta saptanan  bulguları göz önüne alalım.  Bu, geri zekalı, küçük kafalı (mikrosefali), yaşına göre küçük, derin bir kansızlığı, asidozu ve ateşi olan bir çocuktu. Ayrıca katarktı da vardı. Öngörülebileceği gibi, kolesterolü devamlı olarak 70-79 mg/dl. İdi. 24 aylık olduğunda öldü. Bu çocuk kolesterol üretiminin durdurulduğu durumun uç bir örneğini temsil etmektedir, fakat bu olgu kuvvetli dozlarda veya uzun bir süre zarfında kuvvetli statin ilaçları almanın muhtemel sonuçlarını aydınlatmaktadır- zihinsel becerilen baskılanması, kansızlık, asidoz, sık ateş yükselmeleri ve kataraktlar.
Kolesterol mevalonate zincirinin üç son ürününden biridir. Diğer iki ürün ubiquinone ve dolichol’dur. Ubiquinone veya Co-Enzyme Q10, mitokondri içinde biyolojik olarak üretilen önemli bir hücre besinidir. Hücre içinde ATP üretiminde bir rol oynar ve temel solunum enzimimiz olan cytochrome oxidase enzimine bir elektron taşıyıcısı olarak görev yapar. Kalbin yüksek seviyede Co-Q10 ihtiyacı vardır. Bütün hücre zarlarında bulunan ve hücre zarının bütünlüğünün korunmasında önemli bir rol oynayan Co-Q10’nin bir şekli, sinir iletimi ve kas bütünlüğünün sağlanmasına açısından çok önemlidir. Co-Q10 eksikliğinin yan etkileri arasında adale güçsüzlüğüne yol açan adale kaybı ve ciddi sırt ağrısı, kalp yetmezliği (kalp bir adaledir!), nöropati ve tendon ve ligamentlerde sıklıkla yırtılmaya yol açan enflamasyonu da bulunur.








Mitokondri: Eukaryotik hücrelerde (bitki, hayvan ve mantarları oluşturan hücreler ve yaşamın birçok formunda) hücre zarına bağlı bir organcıktır. (Bu resim orijinal metinde yoktur.)

Dolikollerin (dolichols=Golgi cihazındaki endoplasmik retikulum zarında serbest veya fosforlaştırılmış bir halde bulunan farklı uzunluklardaki doymamış isoprenoid alkol zinciri) çok büyük öneme sahip bir görevleri vardır. DNA talimatlarının uygun hedeflerde cevap vermesin sağlamak için hücrelerde üretilen birçok proteini yönetirler ve bu şekilde hücrelerin genetik olarak programlandıkları talimatlara doğru bir şekilde cevap verilmesi sağlanır. Bu nedenle Statin ilaçları hücre seviyesinde önceden tahmin edilemeyen bir kaosa (karmaşaya) neden olur.   
 
Kolesterolün en yakın alt ürünü olan squalene (skualen) bütün steroid hormon ailesinin biyokimyasal alt ürünü durumundadır; araştırmalar squalenin tümörlerde kan damarı oluşumunu engellemek suretiyle kansere karşı bir etkisi olduğunu göstermektedir.  
 
Bazı çalışmalar, statinlerin çok kısa süreli olsa da, kalp hastalığını engelleyici etkisi olduğu gösterilmiştir. Bu çok büyük bir ihtimalle,  kolesterol yapımının durdurulmasından çok  mavalonate yapımının engellemesi  suretiyledir. Mevalonatein miktarının azalması düz kasların faaliyetini azaltır ve trombositerin tromboxane üretimini yeteneğini düşürür.  Damar sertliği (ateroskleroz) arter duvarı içinde düz kasların artması ile başlar ve kanın pıhtılaşması için de tromboksan (thromboxane) gereklidir.
Kolesterol üretimi
 

KOLESTEROL ÜRETİM ŞEMASI

Şüphesiz statinler kolesterol üretimini durdururlar ve bunu gayet iyi yaparlar. Sağlık sistemimizin hiçbir yerinde bir hastalığı önlemenin bir yöntemi olarak kolesterolün azaltılmasının toptan kabul edilmesinden daha somut bir başarısızlık yoktur- bu hekimlerin hepsi biyokimya 101’de insan biyokimyasında kolesterolün birçok görevi olduğu konusunda öğrendiklerini unutmuşlardır. Vücudumuzdaki her hücre zarı kolesterol ihtiva eder, çünkü kolesterol hücreleri su geçirmez yapar- kolesterol olmaksızın hücre zarının içinde ve dışında farklı bir biyokimyamız olamazdı. Kolesterolün yeterli miktarda olmadığında, hücre zarları sızdıran ve gözenekli bir şekil alır; vücut bunu bir acil durum olarak yorumlar, çok fazla miktarda kortikoid hormon salgılar, bu hormon vücudun bir bölümünden kolesterolü ayırarak eksik olduğu bölgere taşır. Kolesterol vücudu bir onarım maddesidir; arterlerdeki (damarlarda) oluşan nedbe dokusu da dâhil nedbe dokusu*, arterlerdeki (damarlarda) oluşan nedbe dokusu da dâhil nedbe dokusu yüksek seviyede kolesterol ihtiva eder.
(*) Nedbe: Yara iyileşmesinde oluşan doku.
Kolesterol D vitamininin de bir ön ürünü olup, mineral metabolizmasında olduğu gibi bir çok biyokimyasal süreçte gereklidir. Yağların sindirimi için gerekli olan safra tuzları kolesterolden yapılmıştır. Yağ sindiriminde sorunları olan kişilerin sıklıkla kolesterol seviyelerinde bir düşüklük söz konusudur.  Kolesterol aynı zamanda bizi kansere karşı korur; düşük kolesterol seviyeleri kanser oranlarında artışa neden olur.
Vücudun kendisini iyi hissetmesini sağlayan bir kimyasal olarak serotonin de dahil olmak üzere hormonların alınmasında ve hafıza oluşumunda anahtar bir rol oynar. Kolesterol çok düşük seviyelere inerse, seretonin reseptörleri çalışmaz. Kolesterol beynin önemli bir unsuru olup sinir hücrelerini yalıtan myelin kılıflarında ve sinir uyarılarının iletildiği birleşme noktalarında (sinapslarda) fazla miktarda bulunur.    
Bazı araştırmacıları kolesterolün bir antioksidan gibi davrandığına inanmaktadır.2 Bu kolesterol seviyelerinin yaşla birlikte yükselme eğilimde olmasının muhtemel bir açıklaması olabilir. Kolesterol bir antioksidan olarak bizi kalp hastalığı ve kansere neden olan serbest radikal hasarından korur. Son olarak, kolesterol kan şeker seviyesini kontrol eden glukokortikoidler ve mineral dengesini kontrol eden mineralokortikoidler olmak üzere böbrek üstü bezi dış tabakasında üretilen bütün hormonların yapıldığı temel bir maddedir. Kortkoidler enflamasyona karşı iyileşme ve dengeyi arttıran, vücudun farklı stress türlerine karşı cevabında kullandığı kolesterol kaynaklı böbrek üstü bezi hormonlarıdır. Böbrek üstü korteksi, kolesterolden başka, aynı zamanda testosteron, östorojen ve progesteronun da içinde olduğu cinsiyet hormonlarını üretir. Bir metabolizma kusuruna bağlı olarak doğuştan olan veya kolesterol seviyesini azaltıcı diyet ve ilaçlarla sonradan oluşan kolesterol azlığı, böbrek üstü hormonlarının yapımını bozar ve kan şekeri sorunlarına, vücudun su tutmasına (ödem) mineral yetersizliklerine, müzmin (uzun süre devam eden) yangılara, yara iyileşmesinin zorlanmasına, allerji, astım ve libido (cinsel iktidar) azalmasına, kısırlık ve üremeyle ilgili birçok sorunlara yol açar.
STATİNLERE GİRİŞ
Statin ilaçları büyük umutlarla pazara girdi. Kolesterolün barsaktan emilmesini engelleyerek kolesterol seviyesini düşüren ilaç sınıfının yerine geçti. İlk çıkan ilaçlar bulantı, hazımsızlık ve kabızlık dahil, ani ve rahatsız edici yan etkilere sahipti ve model bir hastada kolesterol seviyesinde çok az azalmaya neden oluyorlardı. Hasta uyumu düşüktü;  yan etkileri göz önüne alındığında buna değecek bir faydası yok gibi göründüğünden kullanım alanı son derece sınırlı kaldı. Bunun tersine statin ilaçlarının hemen görülen yan etkileri yoktur; bulantı ve hazımsızlığa neden olmaz ve kolesterol seviyesini genellikle % 50 veya daha aşağı düşürmesi ile kullanım amacı   yönünden etkilidir.
Statinler, son 20 yılda önde gelen bilim adamları, reklam ajansları, medya ve tıbbi meslek sahiplerinin de katıldığı bir saldırı ile tüm zamanların en fazla satılan ilacı haline dönüşmüştür. Altmış milyon Amerikalı bugün en iyi bilinen statin olan Lipitor’u kullanmaktadır ve ilaç firmasının memurları tarafından statin ilaç tedavisi için 36 milyon Amerikalının da aday olduğu ileri sürülmektedir. Tedavinin başlamasından aylar sonra belirgin hale gelen yan etkilerin arttığını gösteren raporlar ilaç endüstrisini çıldırtmaktadır; ‘Akıllı Para’ dergisi Kasım 2003 sayısında Londra’daki St. Thomas Hastanesinde 1999’da yapılan (bilinen nedenlerle yayınlanmamış olan)  bir çalışmada yüksek doz Lipitor alanların % 36’sında ve düşük doz alanların da % 10’unda yan etkilerin görülmüş olduğu bildirilmiştir.3
ADELE AĞRICI VE GÜÇSÜZLÜĞÜ
En fazla görülen yan etkisi rabdomiyoliz olarak isimlendirilen adale ağrısı ve kuvvetsizliğidir. Bunun muhtemel nedeni adale faaliyetini destekleyen bir besleyici olan Co-Q10’nun tükenmesi (azalması) dir. Kaliforniya- San Diego’dan Dr. Beatrice Golomb statinlerin yan etkisi üzerine bir dizi çalışma yürütmektedir. İlaç endüstrisi adale ağrısı ve krampların  hastaların ancak % 2-3’ünde  görüldüğünde israr etmektedir. Golomb, Lipitor alan hastaların % 98’inde ve Mevachor  (düşük dozlu statin) alanların üçte birinin adele sorunlarından yakındıklarını tespit etmiştir.4 Lipitor için düzenlenen forum.ditonline.com’da (9 Temmuz 2007’deki güncellemede; okuyucular forumun şu an görev yapmadığı konusunda uyardı) gönderilen 800’den fazla mesajın çoğunda ayrıntılı ciddi yan etkilerden bahsedilmektedir. www.rxlist.com
da bulunan lipitor panosunda  (üst solda bulunan mesaj menüsünden Lipitor’u seçin; 9 Temmuz 2007’ye kadar gönderilen 3857 mesaj vardır) bu şekilde 2600’den’den fazla mesaj yer almaktadır.)
 
Adale zayıflaması veya Rabdomiyoliz için yapılan testlerde, kreatin kinaz (CK) olarak isimlendirilen kimyasal maddenin seviyesi yükselmektedir.  Fakat CK seviyelerinin normal olduğu halde birçok kişi, ağrı ve yorgunluk hissetmektedir. 5
Tahoe şehri sakinlerinden Doug Peterson’da ilk 2.5 yıl hiçbir yan etki görülmemesine rağmen- daha sonra konuşma bozukluğu, denge sorunları ve ağır yorgunluk gelişti. 6 Huzursuz bir şekilde uyumayla birlikte kollarında karıncalanma ve istemsiz hareketler başladı.  Denge kaybını takiben odada yavaş, titrek ve ayaklarını sürükleyerek yapılan yürüyüşe Doug,  statin yürüyüşü adını koymuştur. Bunu kısa bir süre sonra ince motor hareketlerde sıkıntılar izlemiştir. Çoğu okunaksız olan dört kelimeyi yazması beş dakikayı sürmüştür. Aynı zamanda zihinsel işlevleri de gerilemiştir. Bunların hepsinden Lipitor’un suçlu olduğu konusunda doktorlarını inandırması çokgüç oldu, fakat neticede ilaçları almayı durdurduğunda, dengeve denge eşgüdümü ve hafızası düzeldi.
John Altrocchi hiçbir yan etki görmeden üç yıl Mevacor kullandı; daha sonra baldır ağrıları gelişti, ağrı o derece şiddetliydi ki güçlükle yürüyebiliyordu. Aynı zamanda zaman zaman geçici hafıza kayıpları oldu. 
Bununla birlikte bazı kişilerde adele sorunları tedaviye başlandıktan kısa bir süre sonra görülmeye başlanmıştır.  Lipitor almaya başlayan Ed Ontiveros’da adele sorunları 30 gün içinde başladı. Banyoda düştü ve ayağa kalkarken güçlük yaşadı. Lipitor’u kesince zayıflıkları ortadan kalktı. Heart (kalp) isimli bir tıp dergisinde bildirilen başka bir vak’ada kendisinde tek doz statin ilacı aldıktan sonra rabdomyolisis (çizgili kas hücrelerinin yıkımı) gelişen bir hasta bildirilmiştir. Statin ilaçları kullanan kişilerde sık görülen başka bir rahatsızlık ayak tabanı fasciasının  (adeleleri örten lifli beyaz tabaka) iltihabına bağlık gelişen topuk ağrısıdır. Bir muhabir, statin tedavisine başlandıktan kısa bir süre sonra ayağında ağrı gelişen bir hasta bildirmiştir.  Bu bayan gezici bir vaizi ziyaret ederek ağrıyan bacağı için dua etmesini rica etmiştir. Vaiz kendisine Lipitor alıp almadığını sordu. Evet demesi üzerine Lipitor aldıktan sonra kendi bacağında da ağrı görüldüğünü söyledi. 8
Evinde oturan kişilere göre bilfiil çalışan kişilerde statin kullanımına bağlı sorunların gelişmesi daha sık görülür. Avusturyada yürütülen bir çalışmada ailevi hiperkolesterolemisi olan 22 atletten ancak altısı statin tedavisine tahammül edebilmiştir. 9 Diğerleri ağrı nedeni ile tedaviyi bırakmıştır.
 
 
Bu arada, Statinlerin dışındaki kolesterol düşürücü diğer ilaçlar da eklem ağrıları ve adele zayıflığına neden olurlar. Southern Medical Journal’da çıkan bir raporda Kolesterolü düşürmek için bitkisel bir ürün olan kırmızı Çin pirinci alan bir kişide adele ağrısı ve zayıflığı olduğu bildirilmiştir. Myopati (adele liflerinin görev yapamaması sonucu gelişen kas zayıflığı) , fibromyalji (sürekli adele ağrıları) denge sorunları ve halsizliği olan kişilerde kolesterol seviyesinin düşük olması yanında Co-Q10    yetmezliğinin bulunup bulunmadığına da bakmak gerekir.
NÖROPATİ (veya polinöropati, kısaca beyin ve omurilik – merkezi sinir sistemi- dışındaki sinirlerde sinir hasarı demektir)
Polinöropati veya periferal nöropati olarak da bilinen durum yürüme güçlüğü yaptığı gibi kendisini el ve ayaklarda kuvvetsizlik, karıncalanma ve ağrı ile kendisini gösterir.  Danimarka yaşayan ve nüfusun %9’unu teşkil eden 500 000 kişiyi inceleyen araştırmacılar, statin alanlarda polinöropati gelişme ihtimalinin kuvvetli olduğunu bulmuşlardır.11 Bir yıl statin kullanılması hastalarda sinir hasarı gelişme olasılığını yaklaşık % 15’e çıkarmaktadır ki bu da 2 200 hastada bir kişiye karşılık gelmektedir. İki veya daha fazla yıl statin alanlarda ilave risk % 26’ya çıkmaktadır. Dr. Golomb’un araştırmasına göre, sinir sorunları statin kullanımının sık görülen yan etkisidir; iki yılın üstünde statin kullanan hastalarda kontrollere göre idiopatik (nedeni bilinmeyen) polinöropati gelişme olasılığını 4-14 kat artmaktadır.12 Golomb, olguların çoğunda hastaların doktorlara gitmesinin nedeninin nörolojik yakınmalar ile ilgili şikâyetler olduğunu fakat bunun sadece kolesterol düşürücü ilaçlarla ilişkili olduğunun gösterilemediğini bildirmektedir.
Bu sıkla ters çevrilemez bir hasardır. Uzunca bir süre yüksek dozlarda ilaç alan insanlar, daha sonra ilaç almayı bıraktıklarında dahi sinir hasarı kalıcı olabilir.
Statin kullanımına bağlı yaygın nöropatinin yaşlı sürücülerin (ve belki çok fazla yaşlı olmayan dürücülerin) daha fazla kaza yapmasına neden olup olmayacağı ilginç bir sorudur. 2003 Temmuzunda,   Kaliforniya Santa Monica’da mükemmel bir sürücü kaydı olan 86 yaşındaki bir sürücü arabası ile çiftçi pazarına dalarak on kişiyi öldürmüştür. Birkaç gün sonra Washington Postasında, Oregon’un Oswego gölünde bir kadından gelen mektup yayınlanmıştır. 13 
“68 yaşında olan kocam geri geri garaja girerken gaza basmaya devam ettiği için ciddi kaza geçirmiştir. Ayağının frenden kaydığını söyledi. Kendisinin sağlık sorunları vardı ve içlerinde bugün artık kişilerin bacaklarında his bozukluklarına da yol açtığı bilinen kolesterol ilacı da  alıyordu.”
 “Bulunduğum küçük toplulukta yaşlı sürücüler dönüşlerde yoldan çıkarak ya müzik dükanına, ya da postanenin çift kapısı veya fırının önüne girmektedir. Portlan’da bir banka bir süre işleri araba içindeki kişilere hizmet eden bir pencere olmadan yapmak zorunda kalmıştır.”
“Bir kişinin ayağının kaydığını söylemek kolaydır, fakat bu bir his eksikliğine bağlık bir sorun olabilir. Kocamın görümcesi ışıklar yeşile döndüğünde arabası hareket etmeyince, aşağı bakıp ayaklarının fren üzerinde olduğunu görünceye kadar, arabanın iyi çalışmadığını düşündü. Başka bir arkadaşım da bacaklarında hiçbir his olmadığını söyledi. Arabasının el kontrolleri ile donatılan bir engelli arabası yapılması yerine özürlü otobüsünü tercih etti.”
KALP YETMEZLİĞİ
ABD’de bugün konjestife kalp yetmezliği salgınının (epidemi) ortasındayız- Kalp krizi ataklarının oranında hafif bir azalma olmasına rağmen, kalp yetmezliği olguları bu kazancın ötesine geçmiştir. 1989’dan 1997’ye kadar kalp yetmezliğine atfedilen ölümler ikiye katlanmıştır.14 (Statinlerin kullanılması için piyasa öncesi onay verilme tarihi 1987’dir.) Bunun en kuvvetli açıklaması statinlerin Co-Q10 yapımına karışmasıdır. Kalp bir adeledir ve Co-Q10 yokluğunda çalışmaz.
Kalp hastalıkları uzmanı Peter Langs kalp işlevi tamamen normal olan 20 hastayı incelemiştir. Altı ay günde 20 mg gibi küçük bir dozda Lipitor alınmasından sonra, hastaların üçte ikisinde adele kanla dolduğunda,  kalbin dolum fazında anormallikler olmuştur.  Langsjoen’e görej adalenin iyi çalışmaması Co-Q10  yokluğuna bağlıdır. Co-Q10  bulunmadığından hücre mitokondrilerin enerji üretimleri durdurulmaktadır ve bu da adale ağrısı ve güçsüzlüğe neden olmaktadır. Kalp çok fazla enerji kullandığı için  özellikle duyarlıdır.15
Hastalarının kolesterol seviyelerini düşürmeleri için ilaç endüstrisinin hekimleri her gün artan oranda cesaretlendirdikçe Co-Q10  yokluğu, giderek daha da büyük bir sorun haline gelmektedir. Altı farklı hayvan türünde yapılan onbeş hayvan çalışması ile,  statinlerin neden olduğu ATP yapımında azalmanın ve Co-Q10  yokluğunun, kalp yetmezliğine yol açan hasarı ve mortaliyeyi (ölüm oranını) arttırdığı belgelendirilmiştir. Statinlerle oluşturulan Co-Q10 yokluğu üzerine insanlarda yapılan kontrollü dokuz çalışmanın sekizinde, sol karıncık işlevinde azalma ve biyokimyasal dengesizliğe yol açan ciddi Co-Q10  yokluğununun bulunduğunu göstermiştir.
 
Kolesterol seviyeleri esasen düşük olan kalp yetmezliği bulunan hastaların fiilen hepsi statin ilaçları almaktadır. Kronik kalp yetmezliği olan hastalarda kolesterol seviyesi yüksek olanların durumunun düşük olanlardan daha iyi olduğunu gösteren bir çalışma dikkati çekmiştir. İngiltere’de Hull’de araştırmacılar kalp yetmezliği bulunan 114 hastayı 12 aya kadar takip etmişlerdir.17 Hayatta kalma oranı 12 ay sonra % 78 ve 36 ay sonra % 56 idi. Üç yıl içinde Serum kolesterolündeki onda bir azalmanın ölüm oranını ihtimalini % 36 oranında arttırdığı bulunmuştur.  
Baş dönmesi
Statin kullanımı ile ilgili görülen baş dönmesi sıklıkla bu ilaçlarının kan basıncını düşüren etkisi ile ilişkilidir. Pravachol kullanan bir kadında ilacı aldıktan yarım saat sonra baş dönmesi bildirilmiştir.18 İlacı almayı bıraktığında baş dönmesi ortadan kalkmıştır. Yayınlanmış olan çalışmalarda birçok statin ilacının kan basıncını azalttığı bildirilmiştir. Dr. Golumb’a göre baş dönmesi sık görülen bir yan etkidir, kan basıncı düşmesinde yaşlılar daha fazla duyarlı olabilir.19
Bilişsel bozukluk
Akıllı Para (Smart Money)20 Kasım 2003 sayısında bir gözle ilgili olarak başarılı bir ürün tedarik şirketinin sahibi olan Mike Hope vakasını açıkladı: “Mike Hope yaşını sorduğumuzda garip bir sessizlik oldu. Konuyu değiştirmedi veya kekelemedi veya 21de saymayı durdurarak aptalca bir şaka yaptı. Sadece hatırlamıyordu. On dakika geçti. Daha sonra 20 (dakika geçti). En sonunda ondan bir cevap geldi. 56 yaşındayım dedi. Yakın fakat kesin değil. ‘Bu yıl 56 yaşında olabilirim.’  Daha sonra okuduğu bir kitap hakkında soru sorduğumda başka bir yol kazasına uğradım.  Ne başlığı, ne yazarı ne de konuyu hatırlıyordu.” 1998’den bu yana Statin kullanması konuşma ve hafızasında zayıflamaya neden olmuştu.  İşini kapatmaya zorlandı ve süresinden on yıl önce Sosyal Güvenliğe gitti (emekli oldu).   2002’de Lipitor’u kestiğinde durum düzelmekle birlikte tam bir iyileşmeden bahsetmek güçtür-  halâ bir konuşmayı sonuna kadar devam ettirememektedir. Yaşamının en iyi zamanında olmasına rağmen Lipitor Mike Hope’u yaşlı bir adama döndürmüştü.
Tıp literatüründe Mike’ın durumuna benzer başka vakalar gösterilmiştir. Örnek olarak, Aralık 2003’de Pharmacotherapy (ilaç tedavisi) dergisinde yer alan bir makale Lipitor ve Zocor21 kullanımı ile ilgili iki bilişsel bozukluk olgusunu bildirmektedir.21 Her iki hasta,  statinlerin kesilmesinden bir ay sonra tam olarak düzelen ilerleyici bir bilişsel bir düşüşten muzdaripti.     Pittsburgh üniversitesinde sürdürülülen bir çalışmada, altı ay süre ile statinlerle tedavi edilen hastalarla plasebo (etkisiz yalancı ilaç) kullanan hastalar kabaca karışık labirent problemlerininin çözümü, psikomotor beceriler ve hafıza testleri ile  kıyaslanmıştır.22
Dr. Golomb, statin hastalarının % 15’inde bazı bilişşsel yan etkilerin geliştiğini buldu.23 En üzücü olanı önceki astronotlardan Duane Graveline’nin yazdığı Lipitor: Hafıza Hırsızı24 isimli kitabında açıkladığı gibi, bunlar kısa veya uzun süren bütünsel geçici  amnezi  (unutkanlık) ile tam hafıza kaybına kadar değişen hafıza kaybını kapsar. Bu durumdan muzdarip olanlar arasında bir mağazaya gidip ve buraya neden veya niçin geldiğini hatırlamayanlar, kendi ismini veya sevdiği kişilerin isimlerini hatırlayamayanlar, ev veya arabasının yolunu bulamayan kişileri de kapsayan şaşırtıcı tam hafıza kaybı olayları bildirilmiştir. Bu nöbetler  birdenbire ortaya çıkar ve kaybolabilir. Graveline, bütün toplumun statin ilaçları kullandığını göz önüne aldığımızda hepimizin ne kadar tehlikede olduğuna işaret etmektedir – statin etkisiyle oluşan amnesizisi (unutkanlığı) olan bir pilotun kullandığı uçağın içinde olmak istemisiniz?
Statins seem to cause a range of cognitive problems, especially elderly patients. Two randomized trials that were designed to assess cognitive effects of statins have shown worsening in cognitive function. In addition, several case reports and one large case series (involving 60 patients) have reported deleterious cognitive effects of statins on memory and cognitive function.25
Statinler özellikle yaşlılarda değişen aralıklarda bilişsel sorunlara neden oluyor gibi görünmektedir. Statinlerin bilişsel etkilerini değerlendirmek için düzenlenen iki randomize (rastgele) denemede, bilişsel işlevde bozulmanın olduğu gösterilmiştir. Buna ek olarak birçok vaka raporunda ve (60 hastayı kapsayan) geniş vaka dizilerinde statinlerin hafıza ve bilişsel işlevler üzerinde zararlı etkileri olduğu bildirilmiştir. 25
Kemirgenlerle yapılan her çalışmada statinler kansere neden olmuştur.26 İnsanlar üzerinde yapılan çalışmalarda neden böyle etkileyici bir ilişkiye rastlamıyoruz? Kanser gelişmesi oldukça uzun bir zaman gerektirir ve statin çalışmalarının hiç birisi iki üç yıldan daha uzun süre devam etmez. Yine de CARE çalışması denen bir çalışmada,  statin kullananlarda meme kanseri oranları % 1500’e ulaşmaktadır. 27 Kalp Koruma  Çalışmasında, Simvastatin  ile tedavi edilen 243 hastada (toplam 10269 hastada); kontrol grubunda 202 hastada (toplam 10267 hastada) melanom dışı deri kanseri meydana gelmiştir.28 Statin ilaçlarını üretenler statinlerin kanser ve enfeksiyon hastalıklarına yol açan etkileri ile immün sistemi baskıladığını farkederek, inflamatuar artirit (eklem iltihabı) ve organ nakli hastlarında bağışıklığı baskılayıcı bir ilaç olarak statin kullanılmasını önermişlerdir. 29
HEALTH PROTECTION STUDY- http://www.lipidsonline.org/slides/cme_pdf/talk027.pdf
International Task Force for Prevention Of Coronary Heart Dise- http://www.chd-taskforce.de/pdf/sk_hps.pdf
Heart Protection Study of cholesterol lowering with simvastatin in 20536 high-risk individuals-
http://files.sld.cu/cdfc/files/2011/12/mrcbhf-heart-protection-study-of-cholesterol-lowering-with.pdf
http://www.ctsu.ox.ac.uk/~hps/pubs/Lancet%20360;23-33.pdf özet  ikisi aynı makale
Pankreatit  
Tıp literaturünde statin alan hastalarda bildirilmiş birçok pankreatit vaka raporu mevcuttur. Bir yayında lovastatin tedavisine başlandıktan bir ay sonra ishal ve septik şok ile hastaneye kabul edilen 49 yaşındaki bir kadın tarif edilmektedir. Bu hasta uzun bir süre hastanede yattıktan sonra vefat etmiştir; ölüm nedeni nekrotizan (hücre ölümü yapan) pankreatittir. Hekimler bu hastada, sıklıkla akut pankreatit oluşmasına neden olan safra yolları hastalığı ve alkol kullanımı gibi bir bulguya rastlamadıklarını kaydetmişlerdir. “Statinleri reçete edenler (özellikle simvastatin ve lovastatin)  bu gibi ilaçlarla tedavinin ilk haftasında karın ağrısı gelişen hastalarda akut (ani başlayan) pankreatit olasılığının gikkate alınması” konusunda uyarılmışlardır.  Yayınlanmış vakalar, bunun aksine, pankreatitinin statin kullanımına başlandıktan aylar sonra gelişme ihtimalinin daha fazla olduğunu göstermektedir. 30
                                                                                                            
Depresyon (Kişilerin duygu, düşünce davranış, his ve iyilik duygularını etkileyen baskılanmış ve düşük ruh hali)
Yapılan çalışmaların çoğunda, kolesterol azlığının depresyon (ruhi bunalım), intihar ve şiddet ile bir bağlantısı olduğunu kaydetmiştir. Mesela, Finlandiya’da 29 000 erkekte yapılan bir çalışmada düşük kolesterol seviyesinin ruhi bunalım (depresyon) ve intihara bağlı ölüm olgularında bir artış ile bağlantılı olduğu bulunmuştur.31   Başka bir çalışmada kolesterol seviyesi düşük olan kadınlarda ruhi bunalım ve sıkıntıların iki kat fazla olduğu bulunmuştur. Duke Üniversitesi Tıp Merkezi araştırmacıları 18-27 yaşları arasında 121 genç kadında yapılan bir kişisel özellik çalışması yapmışlardır.32 Kolesterol seviyesi normal veya yüksek olanlarla mukayese edildiğinde kolesterol seviyesi düşük olan kadınların % 39’unun kişilik özelliklerinde depresyona meyil işaretlerinin yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca kolesterol seviyesi normal olan kadınların % 21’inde, düşük olanların üçte birinde anksiete belirtileri yüksek bulunmuştur. Bu çalışmanın yazarlarından Dr. Edward Suarez, yine de düşük kolesterol için  “kremli kek gibi besinleri” yiyen kadınları, bu gibi besinlerin “kalp hastalığına yol açabileceği”ni söyliyerek uyarmıştır. Dr. Suarez, daha önce yaptığı bir çalışmada, ilaç kullanarak kolesterol seviyelerini düşürülmüş olan erkeklerde intihar ve şiddete bağlı ölüm oranlarında artış olduğunu bulmuş ve araştırmacıları “düşük kolesterol seviyelerinin duygu bozukluklarına neden olabileceğinin” kuramlaştırılmasına önderlik etmiştir. Statin kullanan yaşlı insanlar ne zaman büyüyen çocukları ile hoş vakit geçirecekleri ve geçmişe bakarak onların başarıları ile gurur duyacakları altın yıllarını sefil ve ruhi bunalım içinde geçirecek? Günümüzün yeni dogması, ne kadar çok gözyaşı akıtırsanız o kadar uzun yaşayabileceğiniz şeklindedir   
Hiçbir faydası yok mu?
Hekimlerin çoğu statin ilaçlarının yararının yan etkilerinden fazla olduğu konusunda hastalarını ikna etmeye çalışmaktadır. Kontrol gruplarına göre statin kullanımının kalp hastalıklarından ölüm rakamlarını azalttığını kayededen çalışmaları sıralamaktadırlar. Dr. Ravnskov yazmış olduğu Kolesterol Efsaneleri (The Cholesterol Myths33) isimli kitabında -4S, WOSCOPS, CARE, AFCAPS and LIPID çalışmaları gibi- 2000 yılına kadar yapılan büyük çalışmalarda genellikle istatistik açıdan önemsiz olan sadece küçük farklılıkların gösterilmiş olduğunu ve bunun düşürülen kolesterol miktarı ile ilişkili olmadığına işaret etmiştir. EXCEL ve  FACAPT/TexCAPS  gibi iki çalışmada kontrollere göre daha fazla ölüm meydana gelmiştir. Dr. Ravnskov,1992’de kolesterol düşürmeyle ilgili kontrollü 26 meta-analizde (birçok çalışmanın birlikte çözümlemesi) tedavi ve kontrol gruplarında kardiyovasküler (kalp-damar) ölümlerinin eşit olduğunu ve tedavi grubunda toplam ölüm oranlarının daha fazla olduğunu bulmuştur.34 Kalp hastalıklarının önlenmesi için uzun süreli statin kullanılması üzerine 2000 yılından önce yapılan bütün kontrollü çalışmaların çözümlemesinde, on yıldan fazla bir sürede statinler ile etkisiz ve yalancı ilaca (placebo) göre  % 1 oranında daha fazla ölüm tehlikesi oluşturduğu bildirilmiştir.35   
Olabildiği kadar fazla insan üzerinde yapılmaya devam edilen çalışma ve yayınlarda statin kullanımının olumlu bir etkisini gösteren kanıt elde edilmemiştir.  
Honolulu Kalp Programı (2001)
Devam eden bir çalışmanın parçası olarak bu raporda, yaşlılarda kolesterolün düşürülmesine bakılmaktadır. Araştırmacılar 20 yıldan fazla bir sürede kolesterol yoğunluklarındaki değişiklikler ile bütün ölüm nedenlerini mukayese etmiştir.36 Önceki sonucumuzu tekrarlayalım: “Verilerimiz,  kolesterol seviyesi düşük olan yaşlı insanlarda ölüm oranının artmış olduğu şeklindeki daha önceki bulgularımızla uyum içinde olup,  düşük kolesterol seviyelerinin uzun süre devam etmesinin ölüm oranını gerçekten arttırdığını göstermektedir.” Yani, bir hasta kolesterol seviyesini düşürmeye ne kadar erken başlarsa ölüm riski o kadar fazla olur… En fazla dikkati çeken bulgular muayene üç (1971-74)  ve muayene dört (1991-93) arasında kolesterol değişiklikleri ile ilişkilidir. Aynı kişinin orta ve ileri yaşta kolesterol yoğunluklarını gösteren çok az çalışma vardır. Sonuçlarımız kolesterol seviyesi yüksek olan yaşlı insanlarla kıyaslandığında serum kolesterolünün düşük olmasının her ne kadar kötü bir görünüm kazandırdığı konusundaki önceki bulgularımızı desteklemekte ise de, verilerimiz, serum kolesterol seviyesi 20 yıldan uzun bir dönemde düşük tutulan kişilerdeki bütün ölüm nedenlerine baktığımızda vaziyetin daha da kötü olduğunu düşündürmektedir (bizim görüşümüzü desteklemektedir)”   
MIRACL (2001)
MIRACL çalışması ile kalp anjini ve ölümcül olmayan MI (kalp krizi) sonrası hastaneye başvuran ve 16 hafta takip edilen 3086 hastada yüksek doz Lipitor kullanılmasının etkilerine bakılmıştır.37 Özete göre: “Akut koroner sendromlu* hastalarda 80 mg/gün dozunda  atorvastatin ile yapılan lipid düşürücü tedavi ile ilk 16 haftada çoğu özellikle tekrar hastaneye yatırılmayı gerektiren nükseden  iskemik (kalbe yetersiz kan gitmesine bağlı )  ataklar olmak üzere, iskemik  olaylarda azalma olmuştur. Kısaca ölüm oranı, tekrar enfarktüs geçirilmesi ve kalp masajı gerektiren kalp durması gibi olaylarda kontrollere göre önemli bir değişiklik olup olmadığından bahsedilmemektedir. Tekrar hastaneye yatırılmayı gerektiren göğüs ağrılarında önemli bir azalma olması dışında bir değişiklik yoktur.
 
(*) Kalbi besleyen koroner (taç) arterlerin içindeki kan akımının azaldığı ve bu nedenle kalp kasının uygun bir şekilde işlev göremediği durumları ifade etmek için kullanılan muğlak
(istenilen yere çekilebilen) bir hastalık tanımı.
ALLHAT (2002)
ALLHAT (Kalp krizini önlemek için kan basıncı ve kan lipid seviyelerini düşürme çalışması= Antihypertensive and Lipid-Lowering Treatment to Prevent Heart Attack Trial) Kuzey Amerikada şimdiya kadar yapılmış en büyük kolesterol düşürme denemesi olup üç veya altı yıl sonra tedavi edilenlerle kontrol grupları arasında mortalite oranlarının aynı olduğu gösterilmiştir. 38
Araştırmacılar çalışmaya katılan kolesterol düşürücü ilaç kullanan 10 000 kişiden fazla kişinin verilerini kullanmış ve dört yıldan fazla bir dönem boyunca, orta seviyede LDL yüksekliği olan kişilerin statin ilacı kullanımı ile tedavisi ile vücut ağırlığının yeterli bir şekilde korunması, sigara içme ve düzenli egzersiz dâhil “alışılmış bakım” bakımından mukayese edilerek izlenmiştir.  5170 kişiden oluşan statin ilacı alan grubun % 28’inin kolesterol seviyesi önemli oranda düşürülmüştür. Alışılmış bakım yapılan 5185 kişinin yaklaşık % 11’inde kolesterol seviyesi benzer şekilde azalmıştır. Fakat ölüm, kalp krizi ve kalp hastalığı oranları her iki grupta değişmemiştir.    
KALBİ KORUMA ÇALIŞMASI (2002)
Oxford üniversitesinde39 yürütülen bu çalışma çok yaygın bir basın desteği kazanmıştır; araştırmacılar kolesterolün-düşülmesinin “kitlesel yararları olduğunu” 40 iddia etmiş ve önde gelen bir yorumcu statin ilaçlarının “yeni aspirin”41 olduğunu kehanetinde bulunmuştur. Fakat Dr. Ravnskov’un işaret ettiği gibi yararlar kitlesel olmaktan uzaktır. Beş yıl bir süre zarfında sivastatin alan kişilerde hayatta kalma oranı   % 87.1 olup kıyaslanan kontrol grubunda bu oran % 85.4 dir ve bu sonuçlar kolesterol seviyesindeki azalmadan bağımsızdır. Kalbi koruma çalışmasının yazarları her ne kadar birçok talep alsalar ve hatta bu konuda fonlardan yararlansalar ve biriken veriler üzerinde bir çalışma yürütseler de biriken verileri hiçbir zaman yayınlamamışlardır. Bu yazarlara göre yıllık mortalite verileri ile ilgili çalışma sonuçlarının yayınlanması uygun bir yol olmayacaktır. 43
PROSPER (2002)
PROSPER (risk altındaki yaşlılarda Provastatin ile yapılan ileri yönelik çalışma=Prospective Study of Pravastatin in the Elderly at Risk)-  İki yaşlı hasta grubunda, kalp krizi oluşmasında önleyici bir etkinin bulunup bulunmadığının anlaşılması için Pravastatin’in yalancı ilaçla  (plasebo) mukayese edildiği bir çalışmadır.  Hastaların % 56’sı birinci önleme grubunu (kardiyovasküler bir hastalık geçmişi veya belirti veren kardiyovasküler hastalığı olmayan hastalar); % 44’ünü de (kardiyovasküler bir geçmişi veya belirti veren kardiyovasküler hastalığı olan hastalar) ikinci önleme grubunu oluşturuyordu.44 Pravastatin birincil önleme grubunda kalp enfaktüsü veya felç geçiren kişilerin toplam sayısını azaltmamış ise de ikincil grupta azaltmıştır. Bununla birlikte her iki grubun bir arada ele alındığı genel bir değerlendirmede Pravastatin ile ölüm oranında bir azalma olmamış ve ciddi yan etkileri toplamında değişiklik görülmemiştir, tedavi grubunda kanser oranı artmıştır. Başka bir deyimle: hayatı kurtulan bir kişi yoktur.  
J-LIT (2002)
Japon Lipid Girişim Çalışması aynı doz simvastatin ile tedavi edilen 47 294 hasta üzerinde altı yıl süren bir çalışmadır.45 Hastalar kolesterol seviyesindeki azalma miktarına göre gruplandırılmıştır. Bazı hastaların LDL seviyelerinde hiçbir azalma olmamıştır, bazı hastaların LDL’sinde orta derecede bir azalma olmuştur ve bazılarında çok fazla LDL azalması olmuştur. Sonuçlar: Beş yıllık bir sürede LDL azalması miktarı ile ölüm oranı arasında hiçbir kolerasyon (bağımlı ilişki) yoktur. Beş yıllık bir dönemde LDL kolesterol seviyesi 80’den düşük olanların ölüm oranı 3.5 rakamının sadece biraz üstündedir;  beş yıllık bir dönemde LDL seviyesi 200’ün üzerinde olanlarda ölüm oranı 3.5 rakamının biraz üstündedir.
Meta Analiz* (2003)
44 araştırmayı kapsayan yaklaşık 10 000 hastalık bir son dönem çözümlemesinde atorvastatin (Lipitor) ve başka bir statin ilacı kullanan veya hiç kullanmayanlar olmak üzere ayrılan üç grubun her birinde ölüm oranı  % 1’lik bir oranla aynıdır.46 Bundan başka tedavi alanların % 65’ine karşılık kontrollerin % 45’inde yan etki saptanmıştır. Araştırmacılar yan etkilerin oranının her üç grupta aynı olduğunu iddia etmektedir. Tedaviye son verilmesinden sonra yan etki görülme oranı atorvastatin ile tedavi edilen hastalarda % 3 ve diğer statin alan hastalarda % 4 olup plasebo grubunda hastaların sadece  % 1’dir.    
(*) Biribirinden farklı çalışmalardan elde edilen verilerin istatistiksel çözümlemesidir. 
Statinler ve plak  (2003)
Amerikan Kardiyoloji Dergisi’nde (American Journal of Cardiology) yayınlanan bir çalışmada arterlerdeki plakların azaltılmasının en etken yolu olarak kabul edilen ve  kötü kolesterol olarak bilinen arterlerdeki-LDL kolesterolün düşürülmesi konusunda genel kanının aksine ciddi şüpheler ortaya atılmıştır.47 New York’da Beth Israel Tıp Merkezi araştırmacıları kolesterol seviyelerini düşürmek için statin ilacı alan 182 kişiyi koroner plak oluşması yönünden incelemiştir. Bir grup kararlı bir şekilde günde 80 mg’dan fazla dozda ilaç alırken bunu dengeleyen diğer grup günde 80 mg’dan daha az alıyordu.  Araştırmacılar çalışmadan önce ve bir yıl ilaç kullanım döneminden sonra bütün kişilerde plak kalınlığını elektron huzme tomografisi kullanarak ölçmüşlerdir. Çalışmaya katılan kişiler kolesterol seviyelerini düşürülmesi genellikle başarılıydı,  fakat çalışmanın sonunda arterlerde kalsifiye plak (atar damarlarda kireçlenmiş tabaka) gelişmesi açısından iki grup arasında istatistik yönden bir fark bulunmamıştır.  Her iki grupta plak oluşmasında ortalama olarak % 9.2’lik  bir artış olmuştur. Statinler ve kadınlar (2003) 
Yapılan hiçbir çalışmada statinlerle tedavi edilen kadınların ölüm oranında önemli bir azalma gösterilmemiştir.  İngiliz Kolombiya Üniversitesinin Tedavi Girişimi’nin kalp krizlerinn önlenmesi konusunda yaptığı çalışmada da statinlerin hiçbir fayda sağlamadığı bulunarak aynı sonuca varılmıştır.48  2004 Şubatında Dolaşım (Circulation) dergisinde yayınlanan bir makalede kadınlarda kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi için 20’den fazla organizasyon tarafından onaylanan tıbbi rehberlerde “özellikle bir statinin tercih edilmesi” tavsiye edildiği bildirilmektedir. 49
ASCOT-LLA (2003)
ASCOT-LLA, kan basıncı yüksek ve kolesterol yoğunluğu ortalamanın altında olan ve en az diğer üç kardiyovasküler risk faktörünü içeren hastalarda, plaseboya karşı atorvastatin (Lipitor)’un faydalarının değerlendirilmesi için İngiliz-İskandinavya kardiyak sonuçları-Lipid düşürülme dalı  (AngloScandinavian Cardiac Outcomes Trial–Lipid Lowering Arm)  tarafından
Düzenlenen bir çalışmadır.50 Çalışma beş yıl olarak planlanmış olup, kardiyak olaylarda önemli bir azalma olması nedeni ile ortalama 3.3 yılda durdurulmuştur. Lipitor toplam kalp krizi ve felç oranlarını azaltmış, fakat toplam ölüm oranında önemli bir azalma olmamıştır. Gerçekte yapılan tedavi ile kadınların durumu daha da kötü olmuştur. Çalışma raporunda ciddi yan etkiler açısından “atorvastatin veya plasebo kullanan hastalar arasında bir farklılık gösterilmediği” belirtilmekle birlikte ciddi olayların gerçek sayısı belirtilmemiştir.
Diyaliz hastalarında kolesterol seviyeleri (2004)
Diyaliz hastalarında yapılan bir çalışmada kolesterol seviyeleri yüksek olanlarda ölüm oranı, kolesterol seviyesi düşük olanlardan daha azdır.51 Ancak yazarlar “diyaliz hastalarında ölüm oranı ile total kolesterol seviyesi arasındaki ters ilişkinin, yüksek kolesterol yoğunluğunun koruyucu etkisinden çok sistemik enflamasyon ve malnutrisyonun  (beslenme yetersizliği) kolesterol düşürücü etkisine bağlı gibi göründüğünü” iddia etmektedir. Yazarlar ileride bu konuda verilebilecek araştırma fonlarını göz önünde tutarak: “Bu hasta grubunun bulgularının hiperkolesterolemi tedavisi yapılması gerektiğini desteklediği” sonucuna varmaktadırlar.
PROVE-IT (2004)
Harvard Üniversitesi Tıp Okulundaki araştırmacılarca yürütülen PROVE-IT  (PRavastatin veya AtorVastatin Değerlendirme ve Enfeksiyon Çalışması)52 yoğun bir medya ilgisine mazhar olmuştur.  “Kalp Hastalığını Durduran İki Kolesterol İlacı Çalışması (Study of Two Cholesterol Drugs Finds One Halts Heart Disease) New York Times53’da manşet olmuştur.  Editör tarafından konulan “Daha da düşük kolesterol” başlığı altında yayınlanan makale, elde edilen bulguların kalp hastalığı için tedavi edilen hastaların tedavi şekillerinde önemli bir değişiklik yapacağı öngörüsü ile bir kehanette bulunmuştur. Normal olarak sağlıklı olan toplumların kolesterol seviyelerinin ilaç ile keskin bir şekilde azaltılmasından fayda görüp görmeyeceği konusunda ciddi bir değerlendirmeya başlanması gerekmektedir.54
The Washington Post  “Daha düşük kolesterolün dikkati çeken faydaları” isimli coşkulu bir başlık atmıştır.55 “Bir çalışmada aşırı düşük kolesterol seviyesi olan kalp hastalarının genellikle optimal seviye olarak kabul edilen oranda kolesterol seviyesi olanlardan % 16 oranında daha az hasta olmuş veya ölmüşlerdir. Uzmanların ifadesine göre, bu bulgular hekimlerin zaten ciddi kalp sorunları bulunan onbinlerce hastaya statin olarak bilinen ilaçları daha yüksek dozlarda kullanmalarını teşvik etmektedir.  İlave olarak, hekimlerin kolesterol seviyelerini daha da aşağı düşürmek için kendilerinde hastalık bulunmayan milyonlarca sağlıklı insana ilaç vermeye başlamasını teşvik edecektir ve ilacı zaten almakta olanlardaki dozu da arttıracaklardır.”    
Çalışma Lipitor ve Pravachol olmak üzere iki statin ilacını kıyaslamıştır. Her ne kadar bu çalışmayı Pravachol’ü üreten Bristol Myers-Squibb (BMS) çalışmayı maddi olarak desteklemiş ise LDL kolesterolün düşürülmesinde (Pfizer tarafından üretilen) Lipitor, Pravachol’den daha başarılı bulunmuştur. “Göze çarpan başarı”  Lipitor kullanan hastalarda    % 22 olan ölüm ve istenmeyen koroner olayların görülme oranının,  Pravachol kullanan hastalarda   % 26 olmasıdır.
PROVE-IT araştırmacıları MI veya unstabil angina (dengesiz kalp anjini) sonrası hastaneye yatırılan 4162 hastayı ele almıştır. Bunların yarısı Pravachol ve diğer yarısı Lipitor alıyordu. LDL kolesterol azalması Lipitor alanlarda daha fazla idi- Pravachol grubunda LDL 95, Lipitor grubunda 62 idi- LDL seviyesinde %32’den daha fazla azalma ve bütün ölüm nedenleri arasında %16’lık bir azalma. Fakat  %16’lık bir azalma göreceli riskte bir azalmaydı. Köşe yazarı Dr. Malcolm Kendrick’in işaret ettiği gibi, Pravachol alanlara göre Lipitor alanlardaki ölüm oranındaki mutlak azalma, yüzde bir olup 2 yıldan fazla bir sürede 3.2’den 2.2’ye azalmıştı.56 Veya başka bir şekilde söylersek, kolesterol düşürücü ilaçların yaygın kullanılması için, bu % 0.5’lik mutlak bir risk azalması ile kalp hastalığı için ne bir risk faktörü ne de kolesterol yüksekliği bile bulunmayan insanlarda bile kolesterol düşürücü ilaçların yaygın kullanılması için yoğun bir kampanya başlatmışlardır.
Ve Kendrick’in ifadesi ile “iki değişkenli bilmece” olarak ifade ettiği bu çalışmanın ciddi kusurları vardı. “LDL’si fazla oranda düşürülenlerin ölüme karşı korunduğu doğrudur. Bununla birlikte… sadece yüksek oranda LDL azalması olanlar korunmuyor, onlar ayrıca farklı bir ilaç tedavisi altındalar! Daha da önemlisi, bu henüz bir yutturmaca dalgası tarafından sürüklenmiş gibi görünmektedir. LDL seviyesini düşürdüğünüz oranda korunma oranının o kadar yüksek olacağını kanıtlamak istiyorsanız, bu durumda aynı ilacı kullanmanız gerekir. Bu kontrol edilmeyen bütün değişkenlerin ortadan kaldırıldığı önemli bilimsel çalışmaların mutlak ciddi gereksinimidir… Bu çalışmada birçok farklı ilaç kullanıldığı ve Atorvastatin’in (Lipitor) LDL’nin fazla oranda azaltılmasında bir etkisi olmadığından dolayı, herhangi bir kişi bu etkiyi tamamen atorvastatinin doğrudan ilaç etkisine bağlı olduğu sonucuna varabilir.  Kendrick dikkatli bir şekilde oluşturulmuş ve iki yıl önce yayınlanmış olan J-LIT çalışmasında LDL azalması miktarı ile ölüm oranları arasında herhangi bir ilişki bulunmadığını kaydetmektedir. Bu çalışmada hasta sayısı on kat, süre üç kat fazladır ve aynı ilaç aynı dozda bütün hastalarda kullanılmıştır. J-LIT çalışmasının medyanın ilgisini çekmemesi şaşırtıcı değildir.
PROVE-ITyan etkilere bakmamıştır, statin yok edicileri üretenlerden Bristol Meyer Squibb’in strateji ve tıbbi ve dış işlerden sorumlu kıdemli başkan yardımcısı Dr. Andrew G. Bodnar, Lipitor grubunda karaciğer enzimlerinin % 3.3 oranında Pravachol grubunda ise sadece % 1.1 oranında yükselme olduğunu belirtmiştir. Karaciğer enzim seviyeleri yükseldiğinde hastalara ilacı kesmeleri veya dozu azaltmaları tavsiye edilmiştir.57  İlacı bırakma oranı çok yüksektir: Yan etki veya diğer nedenlerle Pravachol kullanan hastaların % 33’ü ve Lipitor kullananların % 30’u ilacı bırakmıştır.58
REVERSAL (TERSİNİ YAPMA) (2004)
Cleveland kliniğinde Lipitor ve Pravachol’den birini kullanan hastalarda benzer bir çalışma yapılmıştır. Lipitor kullanan hastalarda LDL-kolesterol seviyesinde daha fazla azalma ile “koroner plak birikmesinde ilerleme” de bir geriye dönüş sağlanmıştır.59 Lipitor alanlarda 18 aydan fazla bir sürede plaklarda (daha doğru bir ölçüm sağlayan elektron huzme tomografisi yerine) intravasküler ultrasound ile % 0.4 oranında bir azalma olmuştur. Cleveland Kliniğinden Dr. Eric Topol “Bu şaşırtıcı sonuçların kardiyovasküler önleme alanında sarsıcı bir müjde olduğunu …. –yoğun statin kullanılmasında yeni bir çağ açan- bu dönüm noktasının etkilerinin derin olacağını” iddia etmiştir. Hatta bugün bile statin ile tedavi  edilecek hastaların ancak küçük bir kesimi  böyle bir tedaviyi almaktadır…. Dünya çapında 200 milyonluk bir nüfus tedavi ölçütlerine uymaktadır, fakat ancak 25 milyonu statinleri almaktadır.”61 Wall Street Dergisinde yayınlanan bir makale “Lipitor’un reçete edilmesinin Büyük Bir Çalışma Dalgasını Uyandıracağını” kaydetmektedir.61
 
Fakat Dr. Ravnskov’un işaret ettiği gibi, araştırmacılar “kalbe giden kan miktarını belirlediği için daha önemli bir gösterge olan”  damar boşluğu alanındaki değişikliklere değil sadece atherom (plak) hacmine bakmaktadır. Uyum mekanizmaları aterom oluşmasının başlangıç dönemlerinde normal lümen alanını korumaya çalışacağından aterom hacmindeki değişiklikler klinik olaylara dönüştürülemez.
Diğer kullanımları
Statin ilaçları yararları konusundaki bu değersiz kanıtlar, kendileri hakkında oluşan abartılı övgüyü hak etmemektedir. Endüstri bunların sadece kolesterolün azaltılması için değil, makular dejenerasyon (gözde sarı nokta hasarı), artrit (eklem ağrı ve iltihabı) ve hatta hafıza ve öğrenme sorunları, Alzheimer ve demans (bunama) gibi zihinsel hastalıkların tedaviside daha fazla kullanılmalarını teşvik etmek için tam saha press yapmaktadır.63   Amerikan Hekimler Kolleji (American College of Physicians) 55 ve üstünde olan kan basıncı yüksekliği veya bir sigara içme öyküsü olan bütün diyabet hastalarınında statin kullanılması için yeni bir rehber (guideline) yayınlamıştır.64  Massachusetts Tıp Okulunda nöroloji profösörü olan (the University of Massachusetts Medical School) Dr. Peter Langsjoen statinleri “beynin viagrası” olarak isimlendirmektedir.”65 Diğer tıbbi yazarlar  statin ilaçlarını, kan basıncı ilaçları, aspirin ve niacin  ile birlikte birleştirilerek herşeyi önleyen ve herkesin alabileceği bir çoklu ilacın müjdesini vermektedirler. Endüstri aynı zamanda bu ilaçların tezgâh üstü (reçetesiz) olarak satılması haklarının verilmesini istemektedir.
Onurlu bir değerlendirme ile bu zararlı ilaçları için herhangi bir kullanım yeri bulunabilecekmidir? Texas, Tyler’den Dr. Peter Langsjoen, statin ilaçlarının sadece endüstrinin kolesterol karşıtı propagandası ile yaratılmış olan ileri derecede kolesterol nörozları olan vakalarda kullanılmasının uygun olduğunu önermektedir. Kolesterolünüz konusunda bir kaygınız varsa, bir statin ilacı sizin endişelerinizi düzeltebilir.
Yaratıcı reklam
Statin ilaçları için en iyi reklam yoğun basın bültenlerini takip eden serbest ön sayfa haberleridir. Herkes gazeteyi okumasa ve düzenli tıbbi muayeneye gitmese bile, statin üreticileri yeni kullanıcılar yaratmak için yaratıcı yollar bulmak amacı ile büyük paralar harcarlar. Mesela,  yeni bir halk farkındalık gurubu olarak isimlendirilen Boomer Koalisyonu televizyon yayınlarında kalp hastalıkları nedeni ile vefat eden aktör James Coburn, basketbol yıldızı Don Drysdale and komedyen Redd Foxx gibi ünlülerin 30 saniye gibi kısa süreli yanıp kaybolan hafızalarda kalan geçmiş görüntüleri ile 2004 Mayısında ABC’nin Akademik Ödüllerini desteklemiştir. Boomer Koalisyonu her ne kadar tabana yayılmış bir sağlık eylemcisi grubu gibi görünse de gerçekte Lipitor üreticisi olan Pfizer’in tarafından yaratılmıştır. Pfizer sözcüsü Michal Fishman “buldukları farkındalık ve faaliyet eksikliklerini kırmak için her zaman yaratıcı yollar aradıklarını” söylemektedir. “Biz daima halkın gerçekten ne düşündüğü ve halkı faaliyete geçirmek için ne yapmak gerektiğini” ve tedavi arayan hasta işaretleri ile fizik olarak zinde olduğu için tehlike altında bulunmadığını düşünen kişileri ararız.66 Boomer koalisyonunun ağ konumu (website) ziyaretçilerine “yazdıkları kullanıcı ismi, yaş, email adres, kan basıncı ve kolesterol seviyesi”  ile kendi kalp sağlıkları için sorumluluk alıp ve imzalamaları olanağını sağlamaktadır.  
Kanada’da bir televizyon reklamı izleyicilerini “Oxford üniversitesinin Kalbi Koruma Çalışması hakkında doktorlarından bilgi edinmelerini” tembih etmektedir. Reklam, statin ilacı alanlara, bu ilaçların hiçbir yararı olmadığı –ve büyük oranda zarar verme kapasitesi olduğu konusunda- EXCEL, ALLHAT, ASCOT, MIRACL ve PROSPER çalışmaları hakkında doktorlarına soru sormaları konusunda izleyicilerini teşvik etmemektedir.
Maliyetler
Statin ilaçları çok pahalıdır- bir yıllık bir ilaç kullanımının yıllık maliyeti 900-1400 $ arasındadır. % 6.52’lik pazar payı ve 12.5 milyar dolar gelir ile endüstrinin en fazla satılan tıbbi ilacını oluşturmaktadır. Sigorta şirketiniz bu maliyetin önemli bir kısmını ödeyebilir fakat neticede tüketiciler giderek daha fazla sigorta primleri ödeyeceklerdir. Medicare’ın Statin ilaçları için yapacağı ödeme fonların gerçekten hayat kurtarıcı tıbbi önlemleri için yetersiz kalması nedeni ile  büyük bir sıkıntı yaratmaktadır.  
Ulusal Sağlık Hizmetine göre İngilterede doktorlar statinler için 1995’de yazılan 1 milyon ilaca karşılık 2003’de tutarı 7 milyar pound eden 31 milyon reçete yazmıştır- ve bu küçük bir adanın (fiyatı) kadardır.67 ABD’de statinler şu anda ilaç endüstrisine 12.5 milyar dolar kazandırmaktadır. En fazla satan ilaç olan Lipitor satışları 2005’de 10 milyar doları vuracaktır.
 
Statin ilacının cüzi de olsa bir miktar yararı olsaydı bile bunun maliyeti çok yüksektir. Yüksek kolesterolü olan ve statinlerle tedavi edilen sağlıklı kişilerde yapılan WOSCOP klinik araştırmasında, tedavi edilen kişilerde 5 yıllık ölüm oranı sadece % 0.6 oranında azaltılmıştır. Ölüm oranındaki bu azıcık azalmaya karşı Dr. Ravnskov’un işaret ettiği gibi, bir kişinin hayatının beş yıl uzatılması için 165 sağlıklı kişinin beş yıl tedavi edilmesi tedavi edilmek gerekmektedir. Bir kişinin yaşamının maliyeti 1.2 milyar dolardır. Daha iyimser hesaplamalarla KKH (koroner kalp hastaığı) olan bir hastanın hayatının bir yıl korunmasının maliyetinin sağlıklı kişilerden daha fazladır ve bu maliyetin 10 000 dolar olduğu tahmin edilmektedir.  Dr. Ravnskov “bunun mantıklı görünmediğini” söylemektedir. “İnsan hayatı 10 000 dolar veya üzerinde değilmidir?”
 “Böyle dolaylı bir muhakeme ile yıllarca birçoklarının da eklenmesi ile insanlığın yarısından fazlası erken yaşlardan yaşamının sonuna kadar statin ilaçlarını alacaktır. Böyle bir tedavinin maliyetinin hükümetlerin sağlık bütçelerinin önemli bir kısmını tüketeceğini hesaplamak kolaydır.  Bütün para sadece sağlıklı insanlara statin tedavisi vermek için harcanacaksa, gerçekten sağlık tedavisi ihtiyacı olanlar için geriye ne kalacaktır? Sağlık hizmetinin esas olarak hasta ve sakat kişilere verilmesi gerekmez mi?”

Yan sütündaki makaleler
Daha iyi bir yol
Keşke statinler bu etkilerini kolesterolü düşürerek değil de enflamasyonu azaltarak, arter duvarından trombosit kümelenmesini engellemeye yol açan mevalonate üretimini durdurarak etki etseydi. Aynı etki vücudun yaşamsal kolesterol tedariğini kesmeden diyetteki basit değişikliklerle de sağlanabilirdi.

·        
Enflamasyona katkıda bulunan trans yağlardan kaçının

·        
Özellikle kandaki trombositlerin kümelenmesini uyardığı bilinen früktoz gibi rafine şekerlerden kaçının

·        
Antienflamatuar vitamin A, vitamin D ve EPA için mükemmel bir besin kaynağı olan morina yağı kullanın.

·        
Antienflamnatuvar prostoglandin yapımını destekleyen bol miktarda doymuş yağ yiyin

·        
Vücudun antienflamatuvar prostoglandilinleri yapmak için kullandığı GLA kaynağı olan çuha çiçeği, hodan veya siyah frenk üzümü yağı yiyin.

·        
Bakır yetersizliği arterlerde pıhtı oluşması ve enflamasyon ile ilgili olup, özellikle bakır açısından zengin olan yüksek gıdaları yiyin.  
·        
Hindistan cevizi yağı arter duvarında enflamasyona yol açan bakteri ve virüslere karşı koruduğundan dolayı hindistancevizi yağı ve hindistancevizi içeren ürünleri yiyin.

·        
Yağı alınmış süt ile süttozu ürünlerindem (kesilmiş süt tozu gibi) kaçının; bunlar arter duvarında hassasiyete neden olan oksitlenmiş kolesterol ihtiva eder.
Perhiz denemeleri
Sağlık mesleğinden kişiler ve hekimler kendilerinden emin bir şekilde kendimizi yağ oranı düşük bir perhize göre ayarlamamızı söyliyerek, hayvan kökenli yağların kalp hastalıklarına neden oldukları konusunda fazlasıyla kanıt bulunduğunu iddia etmektedirler; bununla birlikte insanlar üzerinde (kolesterol seviyesi gibi belirteçler hariç)  hayvan yağından zengin bir perhiz ile sebze yağına dayalı perhiz olmak üzere yapılan sadece iki çalışma yayınlanmıştır ve her iki çalışma da hayvani yağların koruyucu olduğunu göstermektedir.
 
1957’de başlatılan ve 1966’da Amerikan Tıp Birliğinin Dergisinde yayınlanan Koronere Karşı Klüp projesinde (The Anti-Coronary Club Project) yaşları 40 ile 59 arasında değişen New York işadamlarından iki grup mukayese edilmiştir. 1957’de başlatılan ve 1966’da Amerikan Tıp Birliğinin Dergisinde yayınlanan Koronere Karşı Klüp projesinde yaşları 40 ile 59 arasında değişen New York işadamlarından iki grup mukayese edilmiştir. “İhtiyatlı perhiz”  olarak adlandırılan grubun diyeti tereyağı yerine margarin ve mısır yağı, yumurta ve tavuk yerine soğuk sebze,  biftek yerine balıktan ibaretti; kontrol grubu günde üç defa yumurta ile kahvaltı yapan ve et yiyordu. En son raporda  “İhtiyatlı Perhizci”lerde 220 mg/l olan ortalama serum kolesterol seviyesine kıyasla yumurta ve et grubunda 250 mg/l olarak kaydedilmiştir. “İhtiyatlı perhiz”  yapan grupta kalp hastalığından dolayı 8 ölüm olurken, günde üç defa et yiyenlerin hiçbirisi ölmemiştir (JAMA 1966 Kasım 7; 198(6):597-604; Bulletin NY Academy of Medicine1968).
1965’de İngiliz Tıp Dergisi’nde (British Medical Journal) yayınlanan bir makalede önceden kalp krizi geçirmiş olan hastalar üç gruba ayrılmıştır: Birinci grup çoklu doymamış mısır yağı, ikici grup tekli doymamış zeytinyağı ve üçüncü gruba hayvan kökenli yağ yemeleri söylenmiştir. İki yol sonra mısır yağı grubunun kolesterol seviyesi % 30 daha az olmakla birlikte bunların sadece % 52’si sağdı. Zeytinyağı grubu diğerinden çok az oranda iyi idi- iki yıl sonra bunların % 57’si sağdı. Esas olarak hayvan kökenli yağ yiyen grubun iki yıl sonra % 75’i halâ hayatta idi. (British Medical Journal 1965 1:1531-33).
Asprinden ne haber?
Kalp krizi ve inmenin engellenmesi için önerilen diğer ilaç aspirindir. Damar kazalarının önlenmesi için günlük olarak aspirin alan 20 milyon kişi olduğu tahmin edilmektedir. Hiçbir yararının olmadığını gösteren en az dört çalışma vardır. Bufferin (aspirin ve magnezyum) kullanımı ile ilgili bir çalışması ölümcül kalp ataklarında hiçbir azalma olmadığını ve yaşam süresinde de bir düzelme olmadığını, fakat ölümcül olmayan kalp krizlerinde % 40 oranında azalma olduğu gösterilmiştir. Yorumcular kalp hastalıklarında magnezyumun kanıtlanmış faydalarını gözardı ederek sonuçları aspirinin faydası olarak rapor etmişlerdir. Aspirin Gama-Linoleik Asit (GLA) ve önemli antenflamatuvar prostaglandinlerin üretimi için gerekli olan Delta-6 Desaturaz enziminin çalışmasını engeller. Bu gastrointestinal kanama, (gözde) makula (sarı nokta) dejenerasyonu (bozulması) ve katarakt oluşması gibi aspirinin birçok yan etkisini izah eder. Diğer yan etkilerini pankreas kanseri, asit reflusu (yemek borusuna asit kaçağı), astım atakları, böbrek hasarı, karaciğer sorunları, ülserler, kansızlık, işitme kaybı, alerjik reaksiyonlar, kusma, ishal, sersemlik ve hatta hayal görme (hallusinasyon) kapsar (James Howenstine, NewsWithViews.com,  21 Nisan 2004).
En son girilen kolesterol haberleri
Tulane Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları statin alan kalp atağı geçiren hastalarda plak ilerlemesini ölçmek için elektron hüzme tomografisi (EBT)  kullandı. EBT arterlerdeki kalsiyumdan kaynaklanan tıkanmaların ölçülmesinde en güvenilen yöntemdir. Beklentilerin aksine, araştırmacılar, LDL seviyesinin aynı seviye azaldığı hiçbir olay yaşamamış olan  kişilere göre, statin alan  hastalarda koroner arter kalsiyum birikiminde (CAC)  önemli oranda daha fazla bir artış olduğunu keşfetti. Bu araştırmacılar “statin tedavisinin bazı hastalarda neden başarısız olduğunu ve kardiyovasküler olaylarda daha fazla bir artışa neden olmasının nedeninin CAC’deki genişlemenin devam etmesi olabileceğini” söylemişlerdir.  (Arterioscler Thromb Vasc Biol, 1 Nisan 2004).
 
Doktorlar, bazı hastalarda bazı maddelerin enjeksiyonunun kalp krizini geri çevirdiğini keşfetti.  Tedavi arterlerdeki plak oluşumun azaltılmasına ve bu şekilde anjioplasti ve açık kalp cerrahisine olan ihtiyacın azaltılmasına yardımcı oldu.
 
Melbourne Orta Yaşlı Kadınlar Sağlık Projesinde, 52-63 yaşları arasındaki 326 kadından ibaret bir grubun yıllık kolesterol seviyeleri ölçüldü. Bu kişilere yılda sekiz defa yapılan ziyaretlerde hafızalarını değerlendiren bir test yapıldı. Yüksek LDL-kolesterol seviyesi olanlar ile total kolesterol ve LDL-kolesterol seviyeleri son zamanlarda göreceli olarak yükselmiş olan sağlıklı orta yaşlı kadınların hafızalarının daha iyi olduğunu bulmuşlardır. (J Neurol Neurosurg Psychiatry 2003;74:1530-1535.)
Aşağıdaki ilaç açıklamasını okuyun

 


Önemli açıklama: LIPITOR (atorvastatin calcium) kolesterolü azaltmak için diyetle birlikte kullanılan reçete ile satılan bir ilaçtır. LIPITOR karaciğer sorunları olabilen veya karaciğer hastalığı olan kişiler,  hamile veya hamilelik ihtimali oan ve süt veren kadınlar dâhil herkes için değildir. LIPITOR’un kalp hastalıklarını ve kalp krizlerini önleyen bir etkisi gösterilmemiştir.
 
Son bir reklam resminde herkeste kolesterol azalması yapan Lipitor’un kadınları zayıflatacağı bile ima edilmektedir. Bununla birlikte fine print -ilaç prospektüsü-  baskılarında Lipitor’un “kalp hastalıkları ve kalp krizi ataklarını önlediğnin gösterilmediğini” öğreniyoruz. Lipitor üreticileri,  çalışmalarına milyonlarca dolar yatırdıktan sonra bu ilaçları alan herhangi bir kişide yan etkilerin tehlilke yarattığı konusunda bir yalanlama yapmaları gerekir. 

REFERENCES

1.     
Hoffman G. N Engl J Med 1986;314:1610-24.

2.     
Cranton, E M, MD, and J P Frackelton, MD, Journal of Holistic Medicine, Spring/Summer 1984, 6-37.

3.     
Eleanor Laise. The Lipitor Dilemma, Smart Money: The Wall Street Journal Magazine of Personal Business, November 2003.

4.     
Eleanor Laise. The Lipitor Dilemma, Smart Money: The Wall Street Journal Magazine of Personal Business, November 2003.

5.     
Beatrice A. Golomb, MD, PhD on Statin Drugs, March 7, 2002.
www.coloradohealthsite.org/topics/interviews/golomb.html

6.     
Melissa Siig. Life After Lipitor: Is Pfizer product a quick fix or dangerous drug? Residents experience adverse reactions. Tahoe World, January 29, 2004.

7.     
Jamil S, Iqbal P. Heart 2004 Jan;90(1):e3.

8.     
Personal communication, Laura Cooper, May 1, 2003.

9.     
Sinzinger H, O’Grady J. Br J Clin Pharmacol. 2004 Apr;57(4):525-8.

10. 
Smith DJ and Olive KE. Southern Medical Journal 96(12):1265-1267, December 2003.

11. 
Gaist D and others. Neurology 2002 May 14;58(9):1321-2.

12. 
Statins and the Risk of Polyneuropathy.
http://coloradohealthsite.org/CHNReports/statins_polyneuropathy.html

13. 
The Struggles of Older Drivers, letter by Elizabeth Scherdt. Washington Post, June 21, 2003.

14. 
Langsjoen PH. The clinical use of HMG Co-A reductase inhibitors (statins) and the associated depletion of the essential co-factor coenzyme Q10: a review of pertinent human and animal data. http://www.fda.gov/ohrms/dockets/dailys/02/May02/052902/02p-0244-cp00001-02-Exhibit_A-vol1.pdf

15. 
Eleanor Laise. The Lipitor Dilemma, Smart Money: The Wall Street Journal Magazine of Personal Business,November 2003.

16. 
Langsjoen PH. The clinical use of HMG Co-A reductase inhibitors (statins) and the associated depletion of the essential co-factor coenzyme Q10: a review of pertinent human and animal data. http://www.fda.gov/ohrms/dockets/dailys/02/May02/052902/02p-0244-cp00001-02-Exhibit_A-vol1.pdf

17. 
Clark AL and others. J Am Coll Cardiol 2003;42:1933-1943.

18. 
Personal communication, Jason DuPont, MD, July 7, 2003

19. 
Sandra G Boodman. Statins’ Nerve Problems. Washington Post, September 3, 2002.

20. 
Eleanor Laise. The Lipitor Dilemma, Smart Money: The Wall Street Journal Magazine of Personal Business, November 2003,

21. 
King, DS. Pharmacotherapy 25(12):1663-7, Dec, 2003.

22. 
Muldoon MF and others. Am J Med 2000 May;108(7):538-46.

23. 
Email communication, Beatrice Golomb, July 10, 2003.

24. 
Duane Graveline, MD. Lipitor: Thief of Memory, 2004, www.buybooksontheweb.com.

25. 
Colomb, B. Geriatric Times, May/June 2004, Vol V, Issue 3

26. 
Newman TB, Hulley SB. JAMA 1996;27:55-60

27. 
Sacks FM and others. N Eng J Med 1996;385;1001-1009.

28. 
Heart Protection Study Collaborative Group. Lancet 2002;360:7-22.

29. 
Leung BP and others. J Immunol. Feb 2003 170(3);1524-30; Palinski W. Nature Medicine Dec 2000 6;1311-1312.

30. 
J Pharm Technol 2003;19:283-286. Singh S and Loke YK, Drug Safety, Vol 29, o 12, 2006, 1123-1132 (10).

31. 
Partonen T and others. British Journal of Psychiatry. 1999 Sep;175:259-62.

32. 
Low Cholesterol Linked to Depression. BBC Online Network, May 25,1999.

33. 
Uffe Ravnskov, MD, PhD. The Cholesterol Myths. NewTrends Publishing, 2000.

34. 
Ravnskov U. BMJ. 1992;305:15-19.

35. 
Jackson PR. Br J Clin Pharmacol 2001;52:439-46.

36. 
Schatz IJ and others. Lancet 2001 Aug 4;358:351-355.

37. 
Schwartz GG and others. J Am Med Assoc. 2001;285:1711-8.

38. 
The ALLHAT Officers and Coordinators for the ALLHAT Collaborative Research Group. JAMA 2002;288:2998-3007.

39. 
Heart Protection Study Collaborative Group. Lancet 2002;360:7-22.

40. 
Medical Research Council/British Heart Foundation Heart Protection Study.Press release. Life-saver: World’s largest cholesterol-lowering trial reveals massive benefits for high-risk patients. Available at  www.ctsu.ox.ac.uk/~hps/pr.shtml.

41. 
Kmietowicz A. BMJ 2001;323:1145

42. 
Ravnskov U. BMJ 2002;324:789

43. 
Email communication, Eddie Vos, February 13, 2004 and posted at www.health-heart.org/comments.htm#PetoCollins.

44. 
Shepherd J and others. Lancet 2002;360:1623-1630.

45. 
Matsuzaki M and others. Circ J. 2002 Dec;66(12):1087-95.

46. 
Hecht HS, Harmon SM. Am J Cardiol 2003; 92:670-676

47. 
Hecht HS and others. Am J Cardiol 2003;92:334-336

48. 
Jenkins AJ. BMJ 2003 Oct 18;327(7420):933.

49. 
Circulation, 2004 Feb 17;109(6):714-21.

50. 
Sever PS and others. Lancet 2003;361:1149-1158.

51. 
Liu Y and others. JAMA 2004;291:451-459.

52. 
Cannon CP and others. N Engl J Med 2004 Apr 8;350(15):1495-504. Epub 2004 Mar 08.

53. 
Gina Kolata. Study of Two Cholesterol Drugs Finds One Halts Heart Disease. The New York Times, November 13, 2003.

54. 
Extra-Low Cholesterol, The New York Times, March 10, 2003

55. 
Rob Stein. Striking Benefits Found in Ultra-Low Cholesterol, The Washington Post, March 9, 2004

56. 
Dr. Malcolm Kendrick. PROVE IT- PROVE WHAT? 
http://www.redflagsweekly.com/applications/ui/login.php?Next=/kendrick/2004_mar10.php&e=4

57. 
Health Sciences Institute e-alert, www.hsibaltimore.com, March 11, 2004

58. 
Email communication, Joel Kauffman, April 15, 2004.

59. 
Nissen SE and others. JAMA 2004 Mar 3;291(9):1071-80.

60. 
Dr. Malcolm Kendrick. PROVE IT- PROVE WHAT? 
http://www.redflagsweekly.com/applications/ui/login.php?Next=/kendrick/2004_mar10.php&e=4

61. 
Scott Hensley. The Statin Dilemma: How Sluggish Sales Hurt Merck, Pfizer. The Wall Street Journal, July 25, 2003.

62. 
Ravnskov, U. Unpublished letter. ravnskov (at) tele2.se.

63. 
Cholesterol–And Beyond: Statin Drugs Have Cut Heart Disease. Now They Show Promise Against Alzheimer’s, Multiple Sclerosis & Osteoporosis. Newsweek, July 14. 2003.

64. 
John O’Neil. Treatments: Statins and Diabetes: New Advice. New York Times, April 20, 2004.

65. 
Peter Jaret. Statins’ Burst of Benefits. Los Angeles Times, July 2. 2003.

66. 
Behind the ‘Boomer Coalition,’ A Heart Message from Pfizer, Wall Street Journal, March 10, 2004

67. 
Paul J. Fallon, personal communication, March, 2004.

68. 
Uffe Ravnskov, MD, PhD. The Cholesterol Myths. NewTrends Publishing, 2000, pp 208-210.
This article appeared in Wise Traditions in Food, Farming and the Healing Arts, the quarterly magazine of the Weston A. Price Foundation, Spring 2004.
 
 
 
Gönderen: herkesicinsaglik | Mayıs 13, 2011

http://www.dailymotion.com/swf/video/xiovux
YENİ CHP YÖNETİCİLERİ-1 yilmazdikbas

Gönderen: herkesicinsaglik | Nisan 3, 2011

BEBEK CANINA KARŞI PARA

< iframe width='640px' height='397px' frameborder='0' src='http://starhaber.startv.com.tr/Em

Gönderen: herkesicinsaglik | Nisan 2, 2011

HERKES İÇİN SAĞLIK RADYO

<iframe height=600 width=800 frameborder=”0″ scrolling=”no” src=”http://www.flatcast.info/de/Player.aspx?sid=1150728&ck=ee15c37e7d9e14f2bcdfda7738526354″&gt;
</IFRAME>

Gönderen: herkesicinsaglik | Nisan 2, 2011

SAĞLIK-YOLSUZLUK HABERİ: O hastane kapatıldı

O hastane kapatıldı

2 Nisan 2011

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın bir televizyon kanalında “bebek canına para” alt başlığıyla yayımlanan habere konu iddialar üzerine soruşturma başlatılması talimatı verdiği bildirildi.

Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, dün akşam bir televizyon kanalının ana haber bülteninde “bebek canına karşılık para” alt başlığıyla sunulan ve İstanbul’daki özel bir hastanenin yeni doğan servisiyle ilgili iddiaların yer aldığı bir haberin yayımlandığı hatırlatıldı.

Açıklamada, “Haber üzerine Sayın Bakanımız Prof. Dr. Recep Akdağ’ın talimatıyla soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma sonucu kamuoyuyla paylaşılacaktır” ifadesine yer verildi.

Bakanlık, İstanbul Özel Kartal Hastanesi yenidoğan yoğun bakımından basına yansıyan görüntülerin ardından, Bakanlık tarafından başlatılan soruşturma bitene kadar hastanenin kapatılmasına karar verildiğini bildirdi.

İDDİALAR

Söz konusu haberde İstanbul Anadolu Yakası’nda hizmet veren bir özel hastanede sağlıklı doğan bebeklerin, hasta gibi gösterilip günlerce yoğun bakım ünitesinde tutulduğu ve bu sayede devletten milyonlarca liralık vurgun yapıldığı iddia edilmişti.

Star Ana Haber de Uğur Dündar’ın gündeme taşıdığı görüntüler ve iddialara göre sırf hastaneye yatırmak için 6 aylık ana karnındaki bebekler “risk var” gerekçesiyle erken doğum yaptırılıyor, sağlıklı bebekler hastaymış gibi küvezlerde gerçekten hasta bebeklerle birarada tutularak yaşamları riske atılıyor.

İddialar arasında, hastanedeki denetimler sırasında yoğun bakımda tutulan bu sağlıklı bebeklerin, hemşireler için kiralanan bir apartman dairesinde saklandığı ve iki ila üç gün burada yerlerde yatırıldığı da var. Sağlıklı doğan bir bebeğin, yoğun bakımda enfeksiyon kaparak yaşamını kaybettiği de iddialar arasında yer alıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17442837.asp?gid=381

BU KONU İLE İLGİLİ ÖNCEDEN YAYINLANMIŞ BİR DEĞERLENDİRME

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM’ÜN BEBEK ÖLÜM ORANLARI ÜZERİNE ETKİSİ:

SALGIN HALİNE GELEN BEBEK ÖLÜMLERİ VEYA

BEBEKLER NEDEN ÖLMESİN?

Ankara’da Zekai Tahir Burak Hastanesinde Temmuz ayında meydana gelen bebek ölümleri birden bire basın ve TV’lerin ilgisini bu konuya çekmiştir. Konu değişik yönleri ile tartışılmış ve ölümler üzerinde farklı yorumlar yapılmıştır.

Bu hastanede Temmuz ayında (2008) 1840 doğumun gerçekleştiğini, bunlardan 504 bebeğin yeni doğan ünitesine yatırıldığını ve bu bebeklerden 49’unun kaybedildiğini bildirilmiştir. Bu konu bir Sağlık Bakanlığı İnceleme Heyeti tarafından incelenmiştir. Bu heyet hazırladığı raporda

Son 6 aydaki bebekler 1500 gram altında doğanların yüzde 30 ila 49’unun kaybedildiği ve bu kayıp oranlarının aylara göre farklılık göstermediğini saptamıştır.

Bu ölümlerin normal bulunmasına rağmen akla gelen bazı soruların cevaplarını burada bulmak mümkün olmamıştır.

Yapılan doğumların ne kadarı sezaryenle doğmuştur? Bilindiği gibi Türkiye’de normal doğum ortadan kalkmış, gebelik bir hastalık kabul edilerek cerrahi bir müdahale olan sezaryenle doğum var sayılan hale gelmiştir. Bunların da hemen hepsi doğum başlamadan ve çoğu da herhangi bir sorunu olmayan gebelere yapılmaktadır. Kimse insanlar sağlıkta dönüşüm’e kadar normal olarak doğum yapabiliyordu. Ne oldu da normal doğum yapamıyor diye bir soru sormamaktadır. Bu sezaryenlerin gerekçesi zor doğum, ilerlemeyen gebelik, mükerrer sezaryen vb. gibi sudan sebeplerdir.

Yüksek risk ile ifade edilen nedir? Tarlada ve dağ başında doğum yapan bebeklerde bu oranda yüksek risk ve ölüm saptanmazken Ankara’nın göbeğinde doğum yapan bebekler neden yüksek riskli, prematüre veya düşük doğum ağırlıklı doğmaktadır?

Ölen bebeklerin 31 tanesinin 1500 gramın altında doğduğunun belirtilmesine rağmen yatan bütün bebeklerin yerin doğan ünitesine yatırılma gerekçesi nedir?

yeni doğan servisinde yatırılan bebeklerin yatış nedeni her ne olursa olsun, ölüm nedenleri genellikle hastane enfeksiyonlarıdır. Yapılan açıklama ve yorumlarda ölümlerin doğal ve normal olduğu belirtilmiştir. Bu durumda hastane enfeksiyonlarının önlenmesi için bir tedbir almaya gerek yoktur veya yoğun bakıma yatanların bir kısmının zaten öleceği baştan kabul ediliyor demektir. Bu ifade diğer hastanelerde ölüm oranlarının bu seviyelerde seyrettiği söylenerek desteklenmektedir. .

Sağlıkta Dönüşüm bilindiği gibi insanların sağlık sorunları ve endişelerinin kullanılması ile tıbbi teknoloji ve ürünlerin olabildiğince fazla kişide sürekli uygulanması ve bu yolla tıbbi endüstri ve ticari kuruluşlara olabildiğince para ve kaynak transferi yapılması demektir. Bu şekilde ülkemizde sağlığa ayrılan para artacak, hastaneye başvuran kişi sayısı ve oranı yükselecektir. Neticede Türkiye medenileşmiş ve batı veya OECD ülkeleri seviyesine ulaşmış olacaktır. Sağlıkta dönüşüm herkesi hasta olarak kabul etmekte olup herkes bu sağlık ticaretinin gönüllü müşterisidir. Bu arada bu gereksiz, aşırı ve zararlı uygulamalar insanlara yüksek standartta ve olması gereken bir sağlık hizmeti olarak veriliyor gibi de gösterilmeli veya pazarlanmalıdır.

Hamilelik ve doğumun nasıl ticari bir pazarlama aracı haline gelmiştir?

Önce hamilelik bir hastalık gibi kabul edilerek sürekli kontrol, ultrason, testler ve ilaçlarla sürdürülmektedir. Bu süreçte hamile kadınlara sezaryenle doğumun modernliğin bir ölçüsü olduğu işlenmekte ve önerilmektedir.

Doğan bebeğin bu hali de bir hastalık olarak algılanmakta ve fizyoloji durumlar bile daha bu andan itibaren tedavi edilmeye başlanmaktadır. Doğan her bebeğe basit fizyoloji sarılık için bile fototerapi uygulanmakta, daha ileri bakım gerekçeleri ile gereğinden daha fazla bebek yoğun bakım tedavisine alınmaktadır. Burada Sağlıkta Dönüşüm’ün belirtmediğimiz bir diğer özelliği daha vardır. Hastaların yatırılışı, konulan tetkikler ve yapılan tedaviler tamamen bu işleri yapan sağlık kuruluşunun insafına kalmıştır. Her türlü hastane hastalarla ilgili faturalarını bir epikriz (hasta özeti) ile Sosyal Güvenlik Kuruluşuna bildirmekte ve burada belirtilen teşhise göre yapılan tedavi ve işlemlerin genellikle yapıldığı ve doğru olduğu onaylanarak parası ödenmektedir. Bu nedenle hastaneler hastalarda olmayan durumları varmış gibi göstererek, yapılmayan, kullanılmayan malzeme, tetkik ve tedavileri yapılmış kullanılmış gibi göstererek; yapılanları gereğinden fazla fatura ederek veya ucuz bir ilacı ve malzemeyi pahalı bir ilaç ve malzeme gibi göstererek SGK’dan aldığı parayı arttırmaktadır. Bu dosyalara baktığınız zaman hastalarda dünyada hiçbir ülkede görülmemiş derecede yüksek ve yoğun oranda tıbbi teknoloji ve tedavilerin uygulandığı sanılacaktır. Fakat bu yüksek, ileri ve yoğun tedaviye rağmen elde edilen sonuç daha fazla komplikasyon, yüksek morbidite, hastane enfeksiyonu ve ölüm olmaktadır.

Bu kadar çok bebeğin (504/1840) yoğun bakım tedavisine alınmasının nedeni de yüksek risk olarak tanımlanmıştır. Yüksek riskin ne olduğu ve düşük doğum ağrılıklı ve prematüre doğum oranının ne olduğu belirtilmemiştir. Yüksek riski diye bir teşhis yoktur. Bu incelemeyi yapan heyetin başındaki Prof. Dr. Fahri Ovalı 1500 gr altında doğan bebeklerin % 30-49’unun kaybedildiğini söyleyerek dolaylı bir rakam vermiştir. Ölen bebek sayısı 49 olduğuna göre, 1500 gr altında doğanların oranı en fazla 100 civarında olması gerekir. Yeni doğanda en fazla yoğun bakım tedavisi gerektiren tıbbi durum prematürelik veya düşük doğum ağırlıklı doğum olduğuna göre kalan 404 bebeğin neden yoğun bakımda yatması gerektiğinin bilimsel ve tatmin edici bir açıklaması olmalıdır. Bu gerekçe yoğun bakımda yatırılma gerekçeleri incelendiğinde anlaşılmaktadır.

Tıp Kurumu’nun ortaya çıkardığı gibi Ankara’nın içme suyunda kabul edilebilen oranın üstünde arsenik bulunması Ankara ve çevresinde prematüre ve düşük doğum oranlarının bir miktar artmasını açıklayabilir. Fakat içme suyundaki arsenik bile bu oranların bu derece yüksek olmasını izah etmez. (Chun-Yuh Yang ve ark. : Arsenic in drinking water and adverse pregnancy outcome in an arseniasis-endemic area in northeastern Taiwan, Environmental Research

Volume 91, Issue 1, January 2003, Pages 29-34 ,

http://www.sciencedirect.com/science?_ob=ArticleURL&_udi=B6WDS-47RJ2X4-5&_user=10&_rdoc=1&_fmt=&_orig=search&_sort=d&view=c&_version=1&_urlVersion=0&_userid=10&md5=87bf695546db317aeea776483cbc5141 )

Bu araştırmada içme suyunda arsenik olmayan bölgede doğan bebeklerin ortalama ağırlığı 3132.6 ve arsenikli bölgede doğanların ise 3162.6 g. bulunmuştur. Arsenikli su bebeklerin yaklaşık 30 gram daha düşük ağırlıklı doğmalarına neden olmuştur. Fakat bu oran bu açıdan çok önemli bulunmamıştır. Bu tek başına düşük doğum ağrılığını açıklamaz.

Bebeklerin yeni doğan ünitesine yatırılmalarının esas nedeni prematürite veya düşük doğum ağırlıklı doğmaları olmalıdır. Bebek ölümlerinin düşük doğum ağrılığı ve hastane enfeksiyonuna havale edilerek açıklanması bu kadar bebeğin neden yoğun bakıma alındığına bir cevap oluşturmamaktadır. Bu durumda bu bebeklerin önemli bir kısmının ciddi bir gerekçe ve tıbbi sorun olmadan sadece SGK’dan daha fazla para kazanmak amacı ile yatırıldığı akla getirmektedir.

Günlük yoğun bakım ücretleri oldukça yüksek olduğu için sadece bebeklerde değil yetişkinlerde hastaneler bir vesile ile hastaları yoğun bakıma atmaya ve orada gereğinden çok tutmaya heveslidir. Bunun için bütün hastaneler dikkati çeken bir oranda yoğun bakım servisleri açmakta ve bu yataklarını olabildiğince genişletmeye ve boş yatak bulundurmamaya gayret sarf etmektedirler. Yoğun bakımdaki tedavilerin gerekmese de üstün ve batı standardında sağlık hizmeti olarak hastalara kolayca pazarlanabileceği ise tartışma götürmez.

Sağlık Uygulama Tebliği’nde yeni doğan ve prematüre bebekler için yoğun bakım koşulları ve ücretleri şu şekildedir:

Birinci seviye yeni doğan yoğun bakım hastası,doğum sonrası resusitasyon gereken, 35-37 haftalarda doğan stabil pretermlerl, hasta yeni doğanlar ve 35 hafta altı pretermler. (Yatışın ilk günü 354, diğer günler 204 YTL.)

İkinci seviye yeni doğan yoğun bakım hastası: 1000 gramın üstü veya 32 haftadan büyük yeni doğanlar ile prematürelik apnesi olup, sıcaklığını koruyamayan,oral beslenemeyen, hasta yeni doğanların, detaylı ve nitelikli gözlem ve girişim gerektirebilen ve yaşamsal destek gereksinimi bulunan yeni doğanlar. (Yatışın ilk günü 695, diğer günler 395YTL.)

Üçüncü seviye yeni doğan yoğun bakım hastası: Altta yatan özellikli hastalığı veya birden çok uzmanlık dalını ilgilendiren çoklu organ işlev bozukluğu veya yetmezliği olan ya da çok düşük doğum tartılı olup 1000 g. altı veya 32 haftadan küçük)L en üst düzeyde tıbbi bakım gerektiren yeni doğanlar. (Yatışın ilk günü 1190 , diğer günler 720YTL.) bu değerlere üniversite hastanelerine % 10 daha eklenecektir.

Bu gerekçeler incelendiğinde bir hekimin gerekmediği halde, istediği herhangi bir bebeğin durumunu abartarak veya sübjektif yorumlarla “ağırlığı düşük, vücut sıcaklığını koruyamıyor, mekonyum yuttu, apnesi oldu, ağızdan beslenemiyor; nitelikli bakım gerekiyor” gibi gerekçelerle yoğun bakıma yatırması ve bu senaryoya uygun tedavi yapması (damar yolu açması, solunun desteği uygulaması, oksijen vermesi, bakım yapması vb.) mümkündür. Bu şekilde hem hastanenin geliri hem de hekimin performans adı altında almış olduğu kâr payı artmış olacaktır.

Hastane enfeksiyonları: Modern tıbbın (ticari tıbbın) en sevdiği ve fakat şikâyet eder gibi göründüğü konuların başında hastane enfeksiyonları gelmektedir. Çünkü bu gerekçe ile bir hastada bir çok tedavi ve girişimin yanında en pahalı birçok ilaç ve antibiyotiğin bir arada ve yüksek dozlarda kullandırılabilmesi mümkündür. Hastane enfeksiyonları yatan veya ayaktan tedavi gören her hastada görülebileceği gibi özellikle yoğun bakım servisleri gibi birden çok hastanın yattığı ve girişimsel bir çok işlem ve tedavinin yapıldığı yerlerde daha fazla görülmektedir. İnsan fizyolojisine uygun olmayan uzun süreli tedaviler, hastaların yatağa bağlanması, damar yolu ile beslenme ve tedaviler bu tür enfeksiyonların en önemli nedenidir. Devamlı antibiyotik kullanılması bu ilaçlara dirençli mikropların oranını arttırmaktadır. Ortamda bulunan mikropları antiseptik dediğimiz mikrop öldürücülerle, el yıkama, temizlik gibi hijyen tedbirleri ile yok etmek mümkün değildir. Antiseptik içinde bandırarak bekletmek suretiyle bile saatler ve günler sonra ancak mikropların oranı  %  1-5’lere düşürülebilir.  Kalanları ise tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi bu gibi ortamlar sürekli yeni mikropları da üretmekte veya mikroplar mutasyon geçirmektedir. Hastane enfeksiyonlarının ne kadar basit bir girişimle oluşabileceğinin en tipik örneği kendisine yapılan bir iğne biyopsi ile dirençli ‘hastane mikrobu’ MRSA kaparak vefat eden eski ulaştırma bakanlarından Veysel Atasoy’dur. ( http://arsiv.sabah.com.tr/2004/08/25/siy103.html)

Bebek de olsa yoğun bakıma yatan hastalara buna benzer bir çok enjeksiyon ve beslenme yapılmakta, idrar ve mide sondaları takılmakta ve solunum cihazları bağlanmaktadır. Gereksiz antibiyotik kullanılması boğaz ve idrar yollarında dirençli mikropların vücuda girmesini ve hastalık yapmasını engelleyen flora dediğimiz mikropları öldürür ve bu şekilde öldürücü mikropların vücuda girmesi ve hastalık yapması kolaylaşır.

Hastane enfeksiyonlarını ve genel olarak enfeksiyonları azaltmanın en basit ve etkili yöntemi insan fizyolojisine uygun hareket ederek hastaları yatağa bağlamamak, normal yoldan ve normal gıdalarla beslemek ve gereksiz yere antibiyotik ve diğer tedavilerden elden geldiği oranda kaçınmaktır. Bu açıdan evine gönderilen, annelerinin yanında normal yoldan beslenen, kendisine daha az iğne ve tedavi yapılan bebeklerin daha az oranda enfeksiyon kapacağını ve öleceğini söyleyebiliriz.

Modern tıbbın bebek ölümleri ve hastane enfeksiyonlarını azaltmada getirdiği çözüm yöntemleri de kendi anlayışına uygundur. Getirilen çözüm önerileri yeni doğan yoğun bakımı için ayrılan yatakların arttırılması, daha deneyimli hekimlerin çalıştırılması ve yardımcı sağlık personelinin arttırılmasıdır. Yani daha fazla bebeği yoğun bakımda yatırma, bebekle temas eden kişi sayısını arttırma ve daha nitelikli ve ileri tedavi vereceğim diye daha fazla tedavi, enjeksiyon vb. yapılması. Hiç kimse daha ilkel şartlarda doğum yapan, hekim ve yardımcı sağlık personelinin hiç olmadığı doğumlarda neden çok daha düşük oranda bebek ölümü olduğu gerçeğini açıklamamakta ve buna cevap verememektedir.

6. Bebek ölümlerinin nedeni sepsis, hastane enfeksiyonudur. Bu da ölümlerin iatrojenik olduğunu göstermektedir. Zaten başka bir açıklama da beklenemez. Çünkü modern tıp dediğimiz tıp anlayışı aynı zamanda iatrojenik tıp, hastalık yaratma tıbbı olarak da isimlendirilebilir. Burada daha ileri ve sağlık için hiçbir ihmali veya eksikliği sözde göz ardı etmeyen tıp anlayışı yeni doğan bebekleri bile daha doğduğu anda yüksek tıbbi teknoloji uygulanacak bir hasta olarak kabul etmektedir. Bunda da teşvik edici unsur yoğun bakım tedavileri için SGK’nin verdiği yüksek ücrettir. Eğer böyle bir davranış bu şekilde yüksek ücretle ödüllendirilmeseydi bu kadar bebek yoğun bakımda yatırılmayacaktı. Bebekler bir şekilde uyduruk bir gerekçeyle yatırıldıktan sonra damar yolu açılmakta, daha kısa bir süre önce steril olan bu bebeklerde kültür ve antibiyogramlarla mikrop aranmakta, serum takılmakta ve gereksiz tıbbi teknolojiler uygulanmaktadır. Bunun sonucunda başlangıçta hiçbir sorunu olmayan ve evine gittiğinde sağ kalabilecek bebeklerde birden bire hastane enfeksiyonları ve gerçekten yoğun bakım tedavisi gerektirecek şiddetli sağlık sorunları ve sepsisler gelişmektedir. Bu hastaların (bebeklerin) bir kısmı kaybedilmektedir. Ölen bebekler için de en ileri tedaviyi uyguladık, hatta yoğun bakımda şu, şu ilaçları verdik, de diyebilirler ve hasta sahiplerine bu durum ikna edici gelebilir.

Bu sonuçlar gerekli her şeyi yaptığına inanan hastaneleri ve sistemi savunanları hiçbir şekilde üzmemekte ve onları bu sonuçlar üzerinde düşünmeye sevk etmemektedir.

Bu örnekte olduğu gibi sisteme göre bebeklerin ölümünü azaltmak için getirilen çözüm daha fazla bebeği ve hatta yeni doğan herkesi yoğun bakım tedavisine almaktan geçmektedir.

SONUÇ :

Ankara’da Zekai Tahir Burak Hastanesinde görülen kimilerine göre normal kimilerin göre de fazla bulunan bebek ölümleri ve yeni doğanların 1/3’ünün yoğun bakım tedavisi görmesi Sağlıkta Dönüşümün bir sonucudur. Sağlıkta Dönüşüm verilen hizmetin uygunluğu, yararlılığı, gerekliliği ve istenilen sonucu verip vermediğine değil, ne kadar fazla tıbbi teknoloji ve tedavi uygulandığı ve verildiği ile ilgilenir.

Bebek ölümlerini ve diğer iatrojenik (tedavi ediyorum derken gelişen-oluşan ilave sağlık sorunları) sorun ve hastalıkları engellemenin ve azaltmanın tek yolu daha iyi yoğun bakım servisleri yapmak, daha fazla ve deneyimli hekim ve hemşire çalıştırmaktan değil doğrudan doğruya sistemi değiştirmekten geçmektedir. ABD’deki gibi modern yani “ticari ve kâr amacı ile verilen sağlık hizmeti” bizde de meyvalarını vermeye başlamıştır. Bu gidişle uygulanan sağlık sisteminin ABD’de olduğu gibi başta gelen ölüm nedeni olması kaçınılmazdır.

31.8.2008

AŞAĞIDA DAHA ÖNCE ZTB HASTANESİNDE OKUYAN BİR EBENİN GÖRÜŞLERİ VE TANIKLIĞINI GÖNDERİYORUM

1972-76 yıları arasında ZTB hastanesinde eğitim gördüm. O zaman yeni doğan yoğun bakımı yoktu. Sadece ameliyat olan hastaların (kadın hastalarda sezaryen vb) yattığı 6 yataklı bir postoperatif bakım odası vardı. Prematürlerlin yattığı yaklaşık 10 veya biraz daha fazla olaiblir yataklı bir servis vardı. Burada prematürler küvöze konuluyordu ve biberonla besleniyordu. Başka bir tedavi yapılmıyordu. Biz de küvöz temizliği yapıyorduk. Burada görevli bir çocuk hekimi dahi olduğunu hatırlamıyorum. Çalıştığım sürede (3 hafta) hiç ölen olmadı. Bebeklere başka bir tedavi yapılmıyordu. Annelerine antibiyotik olarak sadece penisilin ve ağrı kesiciler kullanılıyordu. doğum yapan kadınlara sadece perine tuvaleti, lavman ve methergin yapılıyordu. Staj yaptığımız bir ay süresince sadece bir hastaya sezaryen yapıldı. Hastanede tek bir kadın doğum uzmanı (ve asistanlar) vardı. dört yılda bir sezaryen gördüm (staj yaptığım ve hastanede bulunduğum dönemlerde).

Hiç bir hastaya serum takılmıyordu. Yeni doğan sarılığı için fototerapi yapılmıyordu. Hiç iğne yapmadım. İğne yapmayı daha sonra Numune hastanesinde öğrendim. (NK)

BENİM ŞAHİTLİĞİM

AÜ Tıp Fakültesinde yeni doğan bebeklerin yattığı bölüme bir çocuk doktoru vizite gelir ve bunlara bakıp giderdi. Devamlı çocuk hekimi yoktu. Her yeni doğan bir yana bebeklere  nadiren fototerapi uygulanıyordu. Yeni doğan yoğun bakım bölümü yoktu.

KISSADAN HİSSE: Yeni doğanı hekim görmezse ve yoğun bakım vb tedavisine alınmazsa yaşama şansı çok fazladır.

Sağlık Bakanına sorulacak sorular şunlardır:

  1. Yeni doğanların ne kadarı prematürdür?
  2. Yeni doğan bebeklerin yoğun bakımda yatırılma oranı nedir?
  3. Bunlar içinde prematür veya düşük doğum ağırlıklı olanların oranı nedir?
  4. Yoğun bakıma alınan sağlıklı bebeklerin oranı nedir ve bunlar niçin yoğun bakıma yatırılmaktadır?
  5. Bebeklerin bu kadar yüksek oranda yoğun bakıma yatırılmalarında yoğun bakım ücretlerinin yüksek olmasının bir etkisi var mıdır?
  6. Hastanelerde sezaryenle yapılan doğumların oranı nedir? Normal doğum isteyen annneler bile neden sezaryenle doğum yapmaya icbar edilmektedir? Sezaryen istemeyen annelere doğum travayında neden “ya anne ya bebek” şantajı yapılarak anneler sezaryene yönlendirilmektedir?
  7. Yeni doğanların büyük bir kısmı yoğun bakıma alınıyorsa bunun nedeni nedir? Yeni doğan her bebeğin yoğun bakıma alınmasına gerek var mıdır?
  8. Sezaryenle doğum yapan annelerin bebeklerinde yoğun bakıma alınan bebek oranı nedir? (Sezaryen’de doğum zamanı hekim tarafından belirlenmektedir. Sırf yüksek yoğun bakım ücreti almak için hastaneler bebekleri prematür olarak doğurtmakta veya böyle olmasalar bile prematüre gibi kabul ederek yoğun bakıma alıp orada tutmaktadır. Bu da bebeklerin hastane enfeksiyonlarına yakalanmalarına neden olmaktadır.)
  9. Sezaryenle doğurtulan bebeklerin ne kadarı doğar doğmaz yoğun bakıma alınmıştır?
  10. Tüp bebeklerin oranı nedir?
  11. Beş ve on yıl önceki yoğun bakım ve bebek ölüm oranları nedir?
  12. Yeni doğan bebeklerde antibiyotik kullanma oranı nedir? Yeni doğan bebekler sepsisli mi doğmaktadır?
  13. Çözüm olarak yoğun bakım yatağı ve personeli sayısını artırmaktan başka çare düşünülmemektedir. Yoğun bakımların olmadığı dönemde ölüm oranlarının daha düşük olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
  14. Yoğun bakımda solutucu (respiratör) kullanılan bebek oranı nedir? vb.
  15. Yoğun bakım servislerinde yatan yeni doğan bebeklerde neden parenteral beslenme uygulanmaktadır?


 

 

TTB’NİN 13 MART MİTİNGİ, KÜBA DOSTLUK DERNEĞİNİN AÇIKLAMASI,  VE SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM ÜZERİNE

Küba dostluk derneğinin Recep Akdağ’ın Che ile ilgili görüşleri için bir açıklamada bulunmuştur (http://kubadostluk.org/cms/ ) . Her iki açıklama  TTB’nin, 13 Mart 2011’de Ankara Sıhhiye meydanında  düzenlemiş olduğu gösteri ile ilgilidir.  Bu gösteri, gösteride kullanılan sloganlar, Sağlık Bakanı’nın açıklamaları ve solcu-ulusalcı çevrelerin bu gösteriye destek vermesi kamuoyunu aldatmıştır. TTB ve hekim kitlesi her zaman olduğu gibi kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmıştır.  Che ile ilgili olarak mitingde yer alan bir poster de mitingin niteliğinin farklı algılanmasına yol açmıştır. Hem kendimizi hem de başkalarını aldatmamak için, Che gibi antiemperyalist bir kişinin ismi böyle bir mitingde geçmemeliydi.

TTB, tıp fakülteleri ve hekim kitlesi başından beri sağlıkta dönüşüm ve Sağlık Bakanlığı uygulamalarını savunmuştur.

Hekim ve eczacı kitlesi sadece kişisel gelirleri ve özlük hakları konusunda uygulanan siyaseti ve bakanlığı eleştirmiş ve bu eleştiriler de malûm çevreler tarafından “sağlıkta dönüşüme karşı olmak” olarak gösterilmiştir.

13 Mart gösterisinin ne Che’yle ne de kartel kontrolünde olmayan bir sağlık sistemi ile ilgisi vardır.  Küba Dostluk Derneğinin bu bildirisini,  gösteri, Sağlık Bakanının açıklaması ve TTB’nin siyasetleri açısından çözümleme gereği vardır:

Bu bildiride, Che ve Che’nin temsil ettiği tıp anlayışından bahsedilmektedir. Bildiğim kadarı ile Che’nin yayınlanmış ve model olarak sunulan bir tıp anlayışı yoktur.  Küba’da uygulanan sağlık sistemi doğası gereği, tıp kartelinin kontrolünde yapılan bir sağlık ticareti değildir.  Kendi koşullarında ulusalcı olmak zorunda olan bir sistemdir. Bu sistemde temel özelliği sağlık hizmetleri diğer hizmetlerde olduğu gibi halka ücretsiz ve kâr amacı olmadan sunulmaktadır.

Bütün dünyada  “sağlıkta dönüşüm” adı altında pazarlanan emperyalist sağlık sistemi, Tıp kartelinin ürünlerinin en geniş şekilde pazarlanması için “bütün sağlık kuruluşlarını bir pazarlama ağına dönüştüren” bir model olarak takdim edilmektedir.  Ne Che’nin ne de Küba’nın bu modele karşı emperyalizm karşıtı küresel bir sağlık sistemi modeli yoktur.

Yazıda Küba’da uygulanan sağlık sisteminin tek üstünlüğünün ücretsiz olarak sunulması olarak gösterilmiştir. İran ve Suriye gibi ülkelerde de sağlık hizmetleri ücretsiz olarak sunulmaktadır.

TTB de  yıllardır bir yandan ücretsiz bir sağlık sistemini savunuyor görünmüştür.  Fakat diğer taraftan “reçeteme karışma” sloganı ile sağlık pazarlamacılığında hekimlere verilen görevin kısıtlanmasına karşı çıkmıştır. Hekimlerin keyfi olarak  en pahalı ve gereksiz tahlil, tetkik, ilaç ve tıbbi malzemeleri tercih etmelerini bir hak gibi görmüştür.  Hekim hastalığın teşhisi ve tedavisi için gerekmediği halde veya daha ucuz yöntemler varken en pahalı ilaç ve malzemeyi neden tercih etmektedir? Bu tercihin ilaç ve tıbbi malzeme firmaları tarafından verilen promosyon, kâr payları, yurt dışı seyahatleri ile  sağlandığını herkes bilmektedir.  Sağlık hizmetlerinin ücretsiz verilmesi yanında, bunun ticaretinin de engellenmesi  gerekir. Sağlık harcamaları ve anlayışına yön veren girdilerin (ilaç, cihaz, tıbbi malzeme ve diğer ürünler) üretim ve ithalatının devlet eliyle ve kontrolünde yapılması ve daha da önemlisi kartel tarafından icat edilen uydurma hastalıklar için pazarlanan ilaç ve tedavilerin de yasaklanması gerekir.

TTB   ücretsiz sağlığı savunuyor görünürken  sağlık girdileri ve harcamalarının kontrolünü,  sağlık hizmetlerinin kamusal anlayışla  (kâr amacı güdülmeden) sadece kamu kuruluşları vasıtası ile verilmesini savunmamaktadır. Sağlık ticaretinin başka bir uygulaması olan özel muayenehanecilik ve üniversite hastanelerinde hocaların özel muayene sistemine karşı çıkmamaktadır. Üstelik 13 Mart eyleminin esas amacı da budur!  Kulağa hoş gelmekle birlikte “TTB’nin savunduğu  “ücretsiz sağlık” sloganı, halkın daha fazla vergi veya sosyal sigorta primi ödemesi anlamına gelmektedir.

Kartel tıbbının karşıtı olan sağlık sistemi modelinin tek özelliği ücretsiz olması demek değildir. Ayrıca ne Küba’da yaşayan halk, ne de Küba’daki yönetim kartelin uyguladığı sağlık sistemini konusunda tam olarak bilgi sahibi değildir.

Tıp karteli kapitalist-emperyalist sistemde (emperyalist batı ülkeleri ve sömürgelerinde) diğer sistemlerde olduğu gibi,  sağlık sistemini tamamen özelleştirerek kartelin bir pazarlama ağına dönüştürmüştür. Sistemin temel özelliği hekimlere verilen performans ücreti değildir. Sistemin özellikleri : 1. Bütün sağlık kuruluşlarını ve ticaretini özelleştirmiş ve şirketleştirmiştir. 2. Sağlık kuruluşlarına,  hasta sayılarını, gelirlerini ve her tülü sağlık harcamalarını artırmaları için gerekli alt yapı oluşturulmuştur. 3. Arttırılması hedeflenen sağlık harcamaları için bir zorunlu vergilendirme sistemi olan  GSS (genel sağlık sigortası) tesis edilmiştir.

Performans ücretinin bu sistemde ikili görevi vardır: 1. Bütün sağlık çalışanları (hekim, eczacı ve diş hekimi, reprezantör, medikal firma ve pazarlamacılar) sistemden beslendikleri için kâr paylarına satın alınmıştır. Bunlar sistemi desteklemiş ve bu şekilde dönüşüme karşı bu kesimden bir direnç gelmemiştir. 2. Performans sağlık kuruluşlarının hasta bulma ve yaratma yeteneklerini arttırmıştır.  Hekim ve hastanelerin ilkesi; “Ne kadar çok hasta ve hastalık, o kadar para’dır.”

Sağlık alanında kartelin şirketlerinin kurdukları pazarlama ağı; firmaların Türkiye temsilcilikleri, bayi ve şubeleri, ilaç firma reprazantörleri  (temsilcileri), hekimler, eczacılar, sistem için çalışan siyasetçi ve bürokratlardan ibarettir. Bu pazarlama şebekesinde herkes “satış performansına” göre para kazanmaktadır.

Hekimlerde üç türlü performans uygulanmaktadır: 1. Hastane gelirlerini arttıran her işlem için performans adı altında bir kâr payı ödenmesi; 2. Kullanılan ilaç, tıbbi malzeme, cihaz, teknoloji, sevk, rapor için temin edilen diğer performans geliri. Bu gün birçok ameliyat ve tedavi,  kullanılan pahalı malzeme ve ilaçlar için yapılmaktadır.  Üniversite hastanelerinde birçok hekim medikal firmalarla birlikte çalışmakta ve konsinye olarak hastanelerinde bulundurdukları tıbbi malzemeleri pazarlamaktadır.   3.  Hasta sevklerinden elde edilen komisyon: Sadece birinci basamak ve ikinci basamakta değil, üniversite hastanelerinde de bir çok doktor çok basit hastalılar için bile hastalarını sürekli olarak sözleşmesiz özel hastanelere göndermekte ve yönlendirmektedir. Özel hastaneler yasal ve yasal olmayan yollardan hastalardan daha fazla ücret alabilmektedir.  Hekimler çalıştıkları Devlet veya Üniversite hastanelerinde komisyon almalarına rağmen, daha fazla kazanmak için hastalarını özel hastanelere göndermekte veya yapacakları tedavi ve girişimleri  hastaları yönlendirdiği  özel hastanelerde  yapmaktadırlar.  “Komisyon” ile dönen bu sistem daima “kazan-kazan” ilkesine göre çalışmaktadır. Bu düzende para için her şey mübahtır.  Herkes nerede para varsa oraya koşmakta; hangi girişim ve usulsüzlük ile daha çok para kazandırıyorsa hemen  bunları uygulamaya başlamaktadır.

Özel hastanelerin çoğu hekimlere hastane gelirlerini arttıracak oranda gereksiz olarak yaptıkları muayene, tetkik gibi işlemlerdeki performansa göre ücret ödemekte olup, bu hastanelerde çalışan hekimler bu durumdan şikâyet etmemektedir.

Devlet hastanelerinde hekimler aldıkları performans komisyonundan son derecede memnundurlar. SSK hastaneleri kapatılmadan önce bu hastanelerde çalışan hekimler bir an önce performans ücretine kavuşabilmek için sağlıkta dönüşümü ahlâksızca savunmuşlardır. Bu hastanelerdeki memur ve işçi sendikaları yıllarca hekimlere verilen performans ücretinin kendilerine de verilmesini savunmuşlardır. Hekimlerin bu dönemde tek isteği; tatil, rapor ve emeklilikte de  performans ücretinin verilmeye devam edilmesi olmuştur. Devlet hastanelerinde performans ücreti muayenehanesi olan hekimlere verilmezken; kazanılan bir dava ile muayenehanesi olan hekimler de performans ücreti almaya başlamıştır.

Üniversite hastaneleri bugün olduğu gibi, daha önceleri de öğretim yelerinin özel hastanesi (çiftliği)  idi. Buralarda hocaların istemediği hiçbir ameliyat yapılamaz; hiçbir hasta yatırılamazdı. Sağlıkta dönüşüm üniversite hastanelerini de tam anlamlı ile bir ticarethaneye dönüştürmüştür. Üniversite hocalarının keselerine giren paralar bu dönemde daha da artmıştır.

Devlet ve üniversite hastaneleri de kâr amacı ile çalıştırılan işletmeler olup, hepsinin bir vergi numarası vardır. Hastane içindeki bölümler ve birimler kazançları oranında desteklenmektedir. Bu hastanelerde hastaneye para kazandıran kişi ve hekimler dışında diğer çalışanların ve hemşirelerin, teşeronlaştırılarak  düşük ücret ve zor çalışma koşulları altında çalışmaya zorlandığı görülmektedir.

Sağlıkta dönüşüm her türlü sağlık kuruluşunu bir işletmeye dönüştürmüştür. Fakat bu işletmelerde çalışan herkesin patron olması anlamına gelmez. Şirket sadece gelirini arttıranlara kâr payı veya “komisyon” dağıtır.

Dönüşüm bu nedenle üniversite hocalarını da kâr amacı ile çalışan pazarlamacılara dönüştürmüştür.  Getirilen tam gün uygulamasının amacı budur. Sağlık Bakanının söylediği gibi bu sistemde hocalara da diğer hekimlerde olduğu gibi hastane gelirlerini arttırdıkları oranda para dağıtılacaktır.

Bu arada sağlıkta dönüşümün sağlık sisteminin bir pazarlama  ağına dönüştürdüğünü belirtmiştim. Sistemin bundan sonraki tek amacı vardır: Olabildiği kadar hasta bulmak, girişim yapmak , ilaç, malzeme ve teknoloji (MR, PET, genetik test, vb) kullanmak.   ve bu uygulamaları toplumun tamamına sürekli ve giderek artan oranda uygulamak ve pazarlamak. Dönüşümle hasta sayısı, girişim sayısı, yıllık muayene sayısı, sürekli kullanılan ilaç, malzeme ve sarf malzeme sayıları, durmadan artmaktadır. Sağlık Bakanına göre bu artış iyi bir performans göstergesidir. Bakan hasta sayısındaki artışı bir ticari şirketin “satış ve gelirlerini” arttırması gibi yorumlamaktadır. Aslında bu anlama gelmektedir.

Kartele göre herkes hastadır. Herkeste ilaç ve malzeme kullanımı gerektirecek bir çok tıbbi durum default (varsayılan) olarak mevcuttur.

Üniversite hastaneleri nitelikli ve üstün sağlık hizmetinin verildiği yerler değildir. Burada en pahalı ve gereksiz teknolojiler, tedavi ve girişimler yaygın olarak uygulanmaktadır. Üniversite hastanelerinde gereksiz tetkik, tahlil ve girişim oranları, komplikasyon ve ölüm oranları, ortalama  hastanede kalma süreleri, hasta başına tedavi maliyetleri çok yüksektir. Buralarda kötü, insanlara zarar veren ve kalitesiz bir sağlık hizmeti verilmektedir.  Üniversite hastaneleri ve buralarda verilen sağlık hizmetinin savunulacak bir tarafı yoktur.  Diğer hastanelerde olduğu gibi, üniversite hastanelerinin de nasıl bir sağlık hizmeti verdiği objektif ve bilimsel yöntemlerle sorgulanmalıdır.

İşte bu ahval ve şerait içinde, ne zaman ki üniversite hastanelerinde tüccar hekimlerin hastane içindeki özel muayenehanelerinin kapatılması gündeme gelmiştir, herkes “sağlıkta dönüşümü” hatırlamış ve birden bire “performans” sistemini eleştirmeye başlamıştır.   Hocalar aslında performansa karşı değildir; onlar,  hastane içinde ve dışında sağlık ticaretinden sağladıkları diğer hak ve olanakların  ellerinden alınmasına karşı çıkmaktadırlar.

Sosyalist ve halkçı sağlık sisteminin tek özelliği ücretsiz olarak verilmesi değildir.  Veya bazı hekimlerin motorsikletlere binerek ülkeyi gezmesi ve fakir insanları  bedava muayene etmesi de değildir. Tıp karteli de daha fazla ilaç, malzeme ve teknoloji pazarlaması anlamına gelen hasta bulma faaliyetlerini ücretsiz ve kampanyalarla sürdürmektedir.  Özel hastaneler bütün yerleşim yerlerinde ve işyerlerinde ücretsiz hasta taraması yapmaktadır. Bu sözde ücretsiz taramalar için sigortası olanlar için SGK’dan parası alınmaktadır.  Bu, hastalık bulma, hastalık uydurma veya kişileri hasta yapma ve hastalık yaratma faaliyetleri sonucunda pahalı tarama testleri, gereksiz girişimler, ilaç ve malzeme pazarlanmakta ve tükettirilmektedir.

Buradaki ücretsiz muayenede amaç tirol ile balık avlamada kullanılan yöntemin aynısıdır. Sağlık taraması hasta yakalamada kullanılan bir ağ işlevini görmektedir. Amaç  kartelin ağına yakalanmamış sağlıklı bir insan bırakmamaktır.   (Nortin Hadler: The last well person)

Günümüzde “tarama tıbbı”  çok gelir getiren bir sektör haline gelmiştir:  Kanser, kalp hastalığı, genetik mutasyon, Alzheimer, göz hastalığı taramaları, kolesterol ve lipid, kemik erimesi, menopoz gibi taramalar ile hem tarama yöntemlerini pazarlanmakta ve hem de sürekli ilaç, malzeme kullanılacak durumlar belirlenmektedir. Yapılan işlemlerin bedeli de SGK tarafından sorgulanmadan ödenmektedir.

Ücretsiz muayeneler de hangi amaçla yapıldığına göre değerlendirilmelidir.

Küba kurulan sosyalist sistemin  tıp karteline ve diğer emperyalist şirketlere kapıları  mecburen kapatmıştır. Uygulanan ambargonun da bunda bir katkısı vardır.   Küba’da çalışan hekimlerin bir kısmı, SSK hastanelerinde çalışan hekimler gibi, pazarlama yeteneğine göre gelirlerinin artabileceği batı tarzı bir sağlık sistemini özlüyor da olabilir.

CHE emperyalizmi bilmektedir; fakat kartelin sağlık sistemini bilmemektedir.  O’nun zamanında zaten “sağlıkta dönüşüm” (health transition) olarak bilinen küresel bir sağlık siyaseti de yoktu.

Sağlıkta dönüşüm ile bütün halkın sigortalı yapılması gündeme gelmiştir. Bu sosyalist ve halkçı sağlık sistemini bilmeyen birçok sosyalist ve ulusalcı tarafından alkışlanmıştır. Bu kesimleri kendilerinin de böyle bir sistemi arzuladıklarını söylemişlerdir. Halbuki genel sağlık sigortası büyümesi ve arttırılması hedeflenen sağlık piyasası için bir ikinci vergilendirmedir. Burada amaç herkesten zorunlu olarak para toplamaktır. Kaldı ki sigorta primlerini ödeyemeyenler hem sağlık hizmetinden yararlanamazlar hem de daha sağlık hizmetlerinden yararlanamadıkları dönemler için  ödemedikleri sigorta borçlarını daha sonra da ödemek zorundadırlar. Sigorta primleri gelir ve asgari ücrete göre oldukça fazladır.  Kısaca topluma bizzat kendi keselerinden ödedikleri primlerle, kontrol edemedikleri, pazarlık yapamadıkları bir sağlık hizmeti verilmektedir. Bu sistem “tek bir sistem” olduğu için hastalar katkı paylarını, otelcilik hizmeti, spor klubüne yardım, otopark ücreti gibi sudan nedenlerle ödemek zorunda kaldıkları fark ücretlerini de “mecburen” ödemek zorunda kalmaktadır. Sistem bütün halkı yolunacak kaza çevirmiştir. Para toplanırken son derecede ciddi ve katı olan SGK, harcama ve ödemeler konusunda o kadar gevşek ve kontrolsüzdür.

13 Mart eylemi ile üniversite hocaları ve onlara destek veren hekimler, “Bizim üniversite içinde ticaretimize izin vermezseniz biz de sizi en hassas noktadan vurarak size zarar veririz; gelin bir şekilde uzlaşalım.” demektedirler. Evet! Üniversite içindeki özel hoca muayenehanelerine izin verilirse bütün bu karşı çıkışlar hemen sönecektir. TTB ve onu destekleyen hekim grupları da çıkıp “Cumhuriyet devriminin kazanımlarını” koruduk diyerek övüneceklerdir.

Üniversite hastanelerinin bilimsel araştırmaları meselesi: Türkiye’de üniversite reformu her ne kadar tüccar ve tercüman hocaları ortadan kaldırmak amacı ile yapılmış ise de; bu kesim kısa sürede kontrolü hemen ele geçirmiştir. Üniversiteler tüccar ve tercüman hocaların bir çiftliği haline dönüştürülmüştür. Üniversitelerde hiçbir bilimsel araştırma yapılmamaktadır. Tıp fakültelerinde aksine  dogmatik, bilimsel kuşku ve merakı olmayan sözde bilim adamları üretilmektedir.  Gerçekleri görmekten ve işitmekten korkan bu sözde bilim adamları  Yalçın KÜÇÜK’ün vurguladığı gibi öğrencisinden daha geridedirler. üyeleridir.   Şöyle veya böyle biraz yabancı dil bilmek bilim adamı olmanın bir gereği gibi gösterilerek mecbur kılınmıştır. Tercüman öğretim üyesi ve asistanlar tartışmasız taptıkları ve aleyhte konuşulmasına izin vermedikleri tıp kartelinin sağlık sistemine uygun yayın ve kitapları tercüme etmeyi bilim üretmek zannetmektedirler. Bilimsel faaliyet olarak yaptıkları diğer yayınlar da kullandıkları ilaç, malzeme ve yöntemleri bildiren bir nevi faaliyet raporlarıdır.  Diğer bir sözde bilimse çalışma şekli de, kartelin ürünlerini kullandıkları oranda, bu tür bildirileri sundukları ve dinledikleri ve masrafları kartel tarafından karşılanan, fakat özünde turistik bir faaliyet olan ülke içindeki tıp kongrelere ve kurslara katılmalarıdır.

Üniversite hocalarının bilim ve bilimsel çalışmaya karşı ne kadar duyarsız olduklarının tipik bir örneği de önce sağlık reformu ve daha sonra da sağlıkta dönüşüm olarak gündeme gelen projeler konusunda hiçbir çalışma ve yayın yapmamalarıdır.

Üniversitelerden bu projeye destek veren bazı hocalar projeye destek veren kuruluşlardan ve AB’den aldıkları fonlarla proje için eğitim çalışmalarına katılmış ve kamu oyu yaratmaya yarayan bazı yayınlar yapmışlardır.

Tıp karteli sürekli olarak sağlık hizmetlerinin ölçücü olarak bebek ölüm oranını gündeme getirmektedir. Keza kızamık sayısında azalma da başka bir ölçüdür. İnsanlarda uygulanan sağlık hizmeti sadece doğum ve kızamık aşısından ibaret değildir. Bu nedenle sağlık hizmetlerinin mukayesesinde bebek ölüm oranları ve kızamık oranından bahsetmek tek başına yeterli değildir.

Sağlık sistemlerini incelerken ve mukayese ederken temel ölçüler şunlar olmalıdır:

-Doğumlarda sezaryen oranı (sezaryen oranları dünya rekoru kırmaktadır)

-Yeni doğanlarda prematür doğum oranı ve yoğun bakım tedavisi gören yeni doğan oranı (neredeyse her yeni doğan bir yoğun bakım tedavisi görmektedir)

-Hasta sayısında azalama ve artma (ameliyat sayıları ve tedavi edilen hastalık sayılarında artış= doğrudan  gereksiz olarak yapılan ameliyat oranını gösterecektir)

-Kartelin ürettiği ilaç, tıbbi malzeme, cihaz ve sarf malzemesi için bu şirketlere ödenen para

-Kişilerin yıllık hastaneye başvuru sayısında artış  oranı

-Kişilerin günlük kullandıkları ilaç oranında artış

-İlaç ve tıbbi malzeme kullanımındaki artış

-Gereksiz ameliyatlar, tedaviler, ilaçlar ve kullanılan malzemelere bağlık iatrojenik ölümler, yaralanmalar ve sakatlanmalar

-Sağlıkta şebekeleşme, çeteleşme ve mafyalaşma oranı (sağlıkta yolsuzluk olayları)

-Kişilerden toplanan sigorta primlerindeki artış ve bunun gelirlere oranı; kişilerin kendi keselerinden yaptıkları sağlık harcamalarındaki artış oranı

-Bir hastalığa bağlı olsun olmasın,  ölümden önce yoğun bakım tedavisi  gören kişi oranı ve süresi ( sırf hastane gelirlerini arttırmak için ölüler bile uzun süre yoğun bakımda tutulmaktadır)

Vb. vb.

Modern  tıp veya tıp kartelinin uyguladığı sağlık sistemi bütün toplumu hasta ve sakat bırakmayı hedefleyen bir sistemdir!

Türkiye’de uygulanan sağlık sisteminde sadece özel hastanelerde değil, bütün hastanelerde beyana ve faturaya göre ödeme yapılmaktadır.   Bu sağlık sisteminde bir nevi “hayali ihracat” sistemidir. Hastaneler bu şekilde gereksiz olarak yaptıklarının yanında,  yapmadıkları girişimleri, tetkikleri, kullanmadıkları ilaçları, malzemeleri, yatışları ve akla gelebilen her kalemi sanal veya hayali olarak abartabilmekte ve bu şekilde kendilerine almaları gerekenin çok üzerinde bir para hortumlanmaktadır. Her türlü sağlık harcamasının teşvik edildiği, her türlü abartma ve hayali faturalamaya imkân tanıyan bu sistem hekim ve diğer sağlık çalışanlarının ahlakını ve kimyasını bozmuştur. Sağlık piyasası bir nevi yolsuzluk, mafyalaşma ve çeteleşme piyasası haline dönüşmüştür.

Ne TTB ve hekimler ne de üniversitelerin bu konularda bir araştırması yoktur. Bu çevreler bu gibi haberleri de görmezden gelmekte ve kendilerinin egemen olduğu yayın organlarında bu tür haber ve yorumlara yer vermemektedirler. 13 Mart Eylemini sürekli olarak destekleyen ve İstanbul Tabip Odası tarafından  kendisine ödül verilen Ulusal Kanal isimli TV kanalında bu tür yolsuzluk ve çeteleşme haberleri yer almamaktadır.  Ulusal Kanal, Sağlıkta Dönüşüm ile bir  özelleştirme ve bir pazarlanma ağı oluşturulmasını ısrarla  görmezden gelmektedir.  Bu kanalın Sağlık programlarında kartel tıbbının reklamı yapılmakta, ürün ve malları pazarlanmaktadır.

Sosyalist Küba’nın kendi içinde uyguladığı veya uygulamak zorunda kaldığı bir sağlık sistemi vardır. Küba’da bazı sağlık göstergeleri kötü olsaydı bile, bu sistem kartelin tıp sistemine göre, insanlara zarar verme ve hasta sayısını arttırmayı hedeflememesi nedeniyle  daha üstün olacaktı…  Fakat Küba’nın Tıp kartelinin tüm dünyada uygulamaya çalıştığı gibi bir sağlık siyaseti yoktur.  ABD ve batı ülkelerinde uygulanan tıp kartelinin sağlık sistemini eleştirmemekte, bilmemektedir. Bu konuda ideolojik bir eleştiri ve saldırısı söz konusu değildir. ABD ve Avrupa ülkelerinde kartelin sağlık sistemin yerden yere vuran, eleştiren birçok yazar mevcuttur. Bu tür yazar ve hekimler Küba tarafından desteklenmekte ve kendilerinden ve görüşlerinden bahsedilmemektedir. Keşke Küba’nın evrensel bir sağlık sistemi seçeneği olsaydı.

Bildirinizde  Che’ye atfedilen, “tek tek hastaları iyileştirmenin yeterli olamayacağını”, “ hastalık etkenlerinin ortadan kaldırıldığı, sağlıklı bedenleri olan bir toplum yaratabilme”  konusundaki görüşler şüphesiz doğrudur.  Hatta daha da ileri giderek şu da söylenebilir: toplumu hasta etmeyi ve hatta bir soykırımı amaçlayan kartel tıbbı dışındaki bütün sağlık sistemleri ondan daha üstündür.  Çünkü diğer sistemler hiç olmazsa “önce zarar verme” ilkesini uygulamaktadır. Kapitalist sağlık sistemi çevreyi de bozmakta ve hastalık üreten bir yapı oluşturmaktadır.

Bütün bunlara rağmen Küba’da uygulanan sağlık sisteminin de eleştirilebilecek yönleri olabilir. Fakat bence en büyük eksiklik tıp karteline karşı bütün dünyada ideolojik bir saldırıda bulunmaması ve dünya için özgün ve evrensel sağlık sistemi için bir model oluşturmaya çalışmamasıdır.

Tıp kartelinin bütün dünyada sürdürdüğü küreselleşme sömürgeleştirmesinin tıptaki uygulamasının adı “sağlıkta dönüşüm” programlarıdır. Programın özü sağlık sistemini tıp karteline (big pharma) bağlı bir pazarlama ağına dönüştürmektir. Küba’da bu yönde yapılmış bir yayın veya çalışma varmıdır?   Bu projeye karşı Küba’nın siyaseti nedir. Bunları bilmek ve görmek isteriz.

Türkiye’de sağlık sisteminin eleştirilebilecek tek yönü performans uygulaması değildir. Performans sisteminin gaz verdiği ve teşvik ettiği kanlı, kirli ve iğrenç bir sağlık sistemi vardır. 13 Mart Eylemi görünüşte “performans” sistemin eleştirmek için yapılıyor gibi pazarlansa da hekim kitlesinin ezici bir çoğunluğunun bu sisteme karşı olmadığını hepimiz biliyoruz. Karşı çıkılan hususun performans sistemi değil, üniversite hastaneleri içindeki hoca muayenehanelerinin kapatılması ve onlar için kurulmuş olan farklı bir sağlık ticaretinin yasaklanmasıdır. Hoca muayenehanelerinin ne bilime ne de topluma faydası vardır.

Hangi niyetle olursa olsun performans sistemine karşı olan çevreler sistemin insanlık dışı ve topluma zarar veren yönlerini de eleştirmek ve bütünü ile bu sisteme karşı olmaları gerekir.

Sağlıkla ilgili konuları tartışırken basmakalıp üsluplar bir yana bırakılmalıdır.   gerçeklerin üzeri örtülmemeli ve idarei maslahatçılıktan kaçınılmalıdır.

Sağlıkta Dönüşüm’e karşı gibi görünerek mevcut sistem desteklenmemelidir.

Böyle bir destek suça ortak olmaktır. Bunun ABD’nin Irakı, Afganistanı işgalini desteklemesinden veya Stalinin, Hitlerle saldırmazlık paktı imzalayıp kendisini desteklemesinden  bir farkı yoktur.  Fark, farkı görebilen için anlamlıdır.

 

22.3.2011                                                                             Dr. Uğur YILMAZ

 

 

 

 

http://kubadostluk.org/cms/

DOKTOR CHE’NIN YOLUNDAYIZ  – José Martí Küba dostluk derneğinin bildirisi

Basına ve kamuoyuna,

13 Mart Pazar günü, Ankara’da sağlık emekçilerinin gerçekleştirdiği “Çok Ses, Tek Yürek” mitinginde açılan “Doktor Che’nin yolundayız” yazılı dövize Sağlık Bakanı Recep Akdağ “Birtakım örgütler Dr. Che Guevara’nın izinde olabilir, ama biz onun izinde değiliz” yorumu getirmiştir. Türkiye’deki sağlık sisteminin durumu göz önüne alındığında, Dr. Che Guevara’nın temsil ettiği tıp anlayışının izinde olunmadığı elbette aşikardır:

Dr. Che’nin kuruluşuna öncülük ettiği Küba’da tüm nüfusun ücretsiz ve eşit sağlık hizmeti alma hakkı anayasal güvence altındadır. Devlet bütçesinin %12’sinin sağlık harcamalarına ayrılmasının yanı sıra halkın temel gıdaları ve çocukların süt ihtiyacı devlet tarafından ücretsiz dağıtılır. Oysa ülkemizde uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Projesiyle özel hastanelerin SGK’dan aldıkları pay %31’e yükselmiş, sağlık sistemi insan değil, kâr odaklı bir hale getirilmiştir. Önce eğitim araştırma hastanelerinde sonra da üniversite hastanelerinde uygulanmaya çalışılan performansa dayalı ücretlendirme ile hastaneler birer ticarethaneye dönüştürülmüş, bilimsel araştırmaların önü kapatılmış ve çalışma huzuru tamamen bozulmuştur. Son yıllarda ülkemizde sağlık harcamaları dört kat arttığı halde Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Türkiye, bebek ölüm hızında ancak dünya 97ncisi, 5 yaş altı ölüm hızındaysa dünya 96ncısıdır. Oysa Dr. Che’nin ülkesi Küba, bebek ölüm hızı oranlarının düşüklüğü ve kişi başına düşen hekim sayısının yüksekliği ile tüm dünyaya örnek teşkil eden bir gelişkinliğe sahiptir. Dr. Che’nin ülkesi Küba ilaç ve aşılarını kendisi üretmekte iken ülkemizdeki aşı enstitüleri kapatılmış, böylece Türkiye, aşı ve ilaçta tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir.

Bakan’ın “Sağlık sistemiyle bir ilgisi olamaz” dediği Che Guevara; doktor olarak yaptığı Latin Amerika yolculuğu sırasında halkların yoksulluğuna ve parasızlık nedeniyle tedavi olmayan hastalara tanık olduktan sonra, tek tek hastaları iyileştirmenin yeterli olamayacağını anlamış, hastalık etkenlerinin ortadan kaldırıldığı, sağlıklı bedenleri olan bir toplum yaratabilmenin peşine düşmüştür. Sosyalist Küba ve başarılı sağlık sisteminde, işte bu akıl etkilidir.

Eşitlik isteyen herkesi karalayan yazılarıyla ünlü Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz’ün, mitingin ardından yayınladığı “Kahramanın Dr. Che bir katildi yavrum” başlıklı yazısı ise Che’nin insancıl bakış açısının, çirkince çarpıtılmasından başka bir anlam taşımamaktadır.

Devrim sonrasında ilk amaçlarının kimsenin aç kalmaması, daha sonra günde üç öğün yiyebilmesi ve ardından herkesin sağlıklı uygun koşullarda yaşayabilmesi olduğunu açıklayan Che, Bolivya’ya gitmeden önce çocuklarına yazdığı mektupta “Dünyanın herhangi bir yerinde işlenen her türlü haksızlığı yüreğinizde hissedin” diye yazmıştır. Bugün iyi hekim olmanın önkoşulu iyi bir insan olmaktır ve Che sadece, Hipokrat yemini eden, mesleki onuruna ve halkın sağlık hakkına sahip çıkan her doktorun örnek alabileceği bir kişi değil, çocuklarımızın da onun gibi olmasını istediğimiz bir kişidir. Çünkü Dr. Che adil, eşitlikçi ve dayanışmacı bir dünyanın var olduğuna ilişkin zorunlu bir düşüncenin sembolüdür.

Saygılarımızla,

José Martí Küba Dostluk Derneği

Gönderen: herkesicinsaglik | Nisan 2, 2011

ÖNEMİ NEDENİYLE TEKRAR:TIP FAKÜLTELERİ, TAM GÜN…

TIP FAKÜLTELERİ, BİLİM, SAĞLIK HİZMETİ, SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM, SGK UYGULAMALARI, TAM GÜN ÇALIŞMA VE PERFORMANS ÜZERİNE (BİR RAPOR)

Tıp Fakülteleri Öğretim Üyeleri, “Kamuoyuna Duyuru” başlığı altında
Sağlık Bakanlığı’nın politikaları ve Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’nun bazı uygulamalarını şikâyet etmektedir. (http://www.tipfakultelerininsesi.net/)
Duyuruya göre, bu uygulamalar, tıp fakültelerinin temel işlevlerini ve üniversite hastanelerindeki çalışma ortamını ciddi ölçüde zora sokan bir aşamaya gelmiştir; tıp eğitimi akademik bir krizle, üniversite hastaneleri ise finansal bir krizle yüz yüzedir.
Tıp Fakültelerinin bu bildiriyi yayınlamasının asıl nedeni “tam gün” yasa tasarısı ve tıp fakültesi öğretim üyelerine uygulanacak olan rotasyon programlarıdır. Bu yazıda rotasyon uygulaması üzerinde durulmayacaktır.
“Tam gün” çalışma kuralı görünüşte sadece bu şekilde çalışan bazı hekimlerin ikili çalışmasını engelleyecek bir uygulama olup, toplumu ilgilendiren bir konu gibi görünmemektedir. Tabip Odaları, TTB ve Tıp Fakültelerinin öğretim üyeleri, bu konuya Sağlıkta Dönüşüm ve diğer ülke sorunlarına gösterdiklerinden çok daha fazla ilgi göstermişlerdir. Bazı tabip odaları da, hastanelerin hastalardan alacakları katılım paylarına sınır getirilmemesi için mücadele etmektedir.
Tıp fakültelerinin böyle bir tepki göstermelerinin nedeni nedir? Ortada gerçekten vahim bir durum mu vardır?
Bu bildiri tıp fakültelerinin tam gün konusunda gösterdiği ilk tepki değildir. Bu tepki Sağlıkta Dönüşüm’e karşı bir tepki de değildir.
Bu tepkileri ve tam günü anlamak için önce “Sağlıkta Dönüşüm’ü” hatırlamakta yarar vardır. Sağlıkta Dönüşüm toplumun bütün kesimleri tarafından beğenilmekte ve desteklenmektedir. Diğer taraftan da ilgili taraflar bunu bir tabu kabul ederek üzerinde tartışmaktan ve eleştiriden kaçınmaktadırlar.

KISACA SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM

Bu proje, tepeden inme bir oldu bitti ile uygulamaya sokulmuştur. Tartışma ve tepki olmamasının nedeni, toplum, siyasi parti, sendika ve dernekler ve sağlıkla ilgili meslek gruplarının projeye destek vermeleri için önceden hazırlanmasıdır. “Sağlıkta Dönüşüm” üzerinde halen devam eden derin bir duyarsızlık ve aymazlık vardır. Projenin hâlâ muhalefeti yoktur.
Projenin ilgilendirdiği meslek grupları (hekimler, eczacılar, özel hastane sahipleri, vb.) ile tıp fakültelerinin öğretim üyeleri projeye sadece ceplerine “giren para” açısından ilgi göstermiştir. Para azaldığında veya ödemeler geciktiğinde proje eleştirilmektedir.
Proje ile her türlü hastane kâr amacı ile çalışan ticari bir işletmeye dönüşmüştür. Bu şekilde düzenlenen sağlık piyasası ile, uluslararası tıp kartelinin, ilaç ve diğer ürünlerini serbestçe, kontrolsüzce, satış tekeli korunarak istediği fiyattan satması garanti altına alınmıştır.
Kamu işletmeciliğinin birinci özelliği yapılan bir iş veya hizmetin kâr amacı olmadan verilmesidir. Proje ile “kamu sağlık kuruluşları olarak bilinen Devlet ve üniversite hastaneleri de tam bir ticari işletmeye dönüştürülmüştür. Bu hastanelerin isimlerinin Devlet, Üniversite, Atatürk Hastanesi vb. olması artık bunların kamu hastanesi olduğu anlamına gelmez.
Sağlıkta Dönüşüm’ün diğer bir amacı devletin sağlık piyasasından ve hizmetinden tamamen çekilmesi ve bunların küreselleşme mantığı gereğince özel ve uluslararası şirketlerce verilmesidir. Kamu kuruluşu gibi görünen fakat özel bir işletme gibi işletilen devlet ve üniversite hastanelerinde, aynen özel hastanelerde de olduğu gibi, yemek, temizlik, ulaşım, otopark, kantin, hemşirelik, radyoloji, tomografi, MR, acil bölümleri gibi bazı bölümler daha şimdiden özelleşmiştir. Bugün hastaneler içinde verilen her türlü hizmet ticari açıdan ayrıca değerlendirilmektedir. .
İlaç firması temsilcisinden eczacısına, hekimden hastane yöneticisine kadar herkes, sisteme kazandırdığı veya sattığı oranda verilen kâr payları ile teşvik edilmektedir. Bunun kulağa hoş gelen ismi “performans” veya“döner sermaye” uygulamasıdır.
Gereksiz mal, ürün, hastalık ve ilaçların satışı yolu ile gelirlerin arttırılması bu ürün ve hizmetlerin sürekli, zorunlu, gerçekte hasta olmayan “tamamen sağlıklı” kişilerde kullandırılması ile mümkündür.
Sağlıkta Dönüşüm ile Sağlık Hizmeti anlayışı ve felsefesi de tamamen bir dönüşüm geçirmiştir. Sağlık Hizmetinden anlaşılan şey tıbbi teknoloji, ürün ve ilaçların hasta tedavisi için değil kâr amacı ile devamlı kullanılması veya tüketilmesidir. Bütün bu satışlar insan sağlığı, tıp ve sağlık hizmeti kavramlarının arkasında sığınılarak yapılmaktadır.
Sağlıklı olan ve bu tip bir hizmeti almaması gereken kişilerin bu tür kirli bir ticaretin malzemesi olması da insan hayatının tamamen tıbbileşmesi ile sağlanmaktadır. Günümüzde her türlü gıda, besin, ürün ve teknoloji sağlıkla ilgili bir yalan ve zırva vasıtası ile satılmaktadır. Kitlesel beyin yıkama ile herkes bu tür gereksiz uygulama ve tüketim için yönlendirilmekte ve koşullandırılmaktadır. Hekim ve sağlık çalışanları tıp eğitimi adı altında, bu gereksiz ürün ve teknolojilerinin satışı ve pazarlanması için yetiştirildiğinden ve sistem buna göre düzenlendiğinden, halkın belirlenen sistem dışında bir sağlık hizmeti alabilmesi mümkün değildir. Her sistemde olduğu gibi bu sistemde de sistem için uygun olmayan kişilerin çalışması ve eğer varsa böyle kişilerin sisteme aykırı ve ters uygulama içinde olmaları beklenemez. Sistem bunları eler; dışlar ve cezalandırır. Sağlam kişilikli, hastaları sui istimal etmek istemeyen dürüst kişiler, bu sistemde meslektaşları tarafından da dışlanan, beğenilmeyen ve arıza kabul edilen kişilerdir.
Bu uygulamanın ilk sonucu, hastanelere başvuran kişi anlamında hasta sayısında astronomik artıştır. Proje ile toplum birdenbire hastalıklı veya öyle kabul edilen bir yapıya dönüştürmüştür. Kâğıt üzerinde hasta kabul edilen kişilerin büyük bir kısmı gerçekte hasta değildir. Bunlar kartelin tanımladığı tanım, rehber, algoritma ve protokollerle hasta veya sağlık hizmeti almaya aday kişiler olarak tanımlanmakta ve kendilerine gereksiz sağlık teknolojisi, ilaç ve ürünler kullanılmaktadır. Bu sistemde gerçekten hasta olan kişilerde yapılan uygulama da kâr amacına yöneliktir. Onlarda da sırf hastane kazancını arttırmak için, esas sorunla ilgisi, faydası, yararı ve gerekliliği bulunmayan bir çok tetkik, tahlil, görüntüleme, girişim ve ameliyatlar yapılmaktadır. Dönüşümle birlikte muayene olan ve yatan hastalarda istenilen her türlü tetkik, görüntüleme tetkiki, konsültasyon, tıbbi tedavi şekilleri, kullanılan cihaz ve malzeme, girişim ve ameliyatlar, öncesine göre onlarca kat artmıştır. Sağlık ticaretinde hasta sayısını arttırmanın esas amacı bu suretle kullanılacak ilaç, tıbbi malzeme, cihaz ve benzeri ürünlerin gereksiz kullanım ve satışlarının artışıdır.

Sağlıkta Dönüşüm ile insanların sağlık ticareti için yaptıkları harcamalar artmıştır. Artan bu harcamalar nedeniyle kişilerin ve devletin gelirinin giderek artan bir oranda tıp kartelinin kasasına akmaktadır. Yaşamın amacı artık “hastaneye gitmek, sağlık ürün ve teknolojisi kullanmak ve iyi bir sağlık tüketicisi olmaktır.”
Sağlık Hizmeti ve ticareti ile ilgili meslek grupları ve örgütleri sürekli olarak “Sağlıkta Dönüşüm’ün” yukarıda özetlenen özelliklerin görmezden gelmiş ve her bir uygulamayı ayrı ayrı ele alarak bunda savunulacak yönler aramıştır. Sistemin özüne hiç bir şekilde karşı çıkmayan bu kesimler, sadece kendi ceplerine ve kasalarına giren para ile ilgilenmişlerdir. Bunların eleştirileri tamamen bu çerçevede sınırlı kalmıştır.
TTB ve Tıp Fakülteleri sık olarak sağlığa ayrılan paranın azlığı üzerinde durarak bunun OECD ülkeleri ve ABD’deki gibi olmasını savunmuşlardır. Sağlığa ayrılan para ne kadar artarsa, tıp kartelinin kasasına akan para ve bu ticarete dağıtılan komisyonların da o oranda artar. Bu hiç bir şekilde toplumun daha sağlıklı olması anlamına gelmez. Sağlıkta dönüşüm ile sağlık harcamaları artmıştır. Ama bu artış hasta, kullanılan ilaç, malzeme, tahlil, tetkik ve diğer harcamaların artmasından başka bir sonuç vermemiştir.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM’ÜN SONUÇLARI

Sağlıkta Dönüşüm ile sağlık giderleri gerçekten karşılanamaz ve sürdürülemez bir seviyede arttırılmıştır. Toplanan SGK primleri sağlık giderlerinin ancak % 45’ini karşılamaktadır. SGK’nın sağlık giderlerini ve emeklilik maaşını karşılayabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle emeklilik yaşı durmadan uzatılmakta ve emeklilik imkânsız hale getirilmektedir. Vatandaş gereksiz ilaç ve sağlık giderleri için prim ödemektedir.
Artan bu sağlık açığı ülke ekonomisi ve ulusal güvenliği tehlikeye sokacak boyuttadır. Sağlık hizmeti adı altında gereksiz, sürekli ve aşırı ilaç kullandırılması, gereksiz ameliyat ve diğer işlemlerin yapılması iatrojenik (tıbbi uygulamalara bağlı) komplikasyon, sakatlık ve ölüm oranlarını da arttırmaktadır.
Sağlık ticaretinin bir amacı da insanların bütün enerji, para ve zamanını sağlık tesislerinde harcamaları; tetkik, kontrol, ilaç yazdırma vb. gibi nedenlerle sürekli olarak hastaneye gidip gelmelerinin sağlanmasıdır. Dönüşümcülere göre kişilerin daha kaliteli bir sağlık hizmeti aldığının diğer bir göstergesi, bir yılda hastane ve sağlık tesislerine başvuru sayısıdır. Artık insanlar ayda, yılda bir değil sık sık sağlık tesislerine gitmektedir. Sağlık mazereti nedeni ile insanların hastane ve sağlık tesislerinde geçirdikleri süre artmaktadır. Bu da üretimin ve iş veriminin azalması demektir.

BİLİM KURULUŞU OLARAK TIP FAKÜLTELERİ

Bir bilim kuruluşu olması gereken tıp fakülteleri, bilimsel araştırma için eşi bulunmaz bir kaynak olan, Sağlıkta Dönüşüm, bunun sonuçları ve diğer ilgili konularda hiç bir araştırmada bulunmamışlardır. Üstelik böyle bir çalışma için dış ülkelerden malzeme ve kit getirtmeye gerek yoktur.
Kendi performansını dahi ölçmeyen ve sorgulamayan tıp fakülteleri bilim üretmeyen sözde bilim kuruluşlarıdır. Kurulu bir düzen vardır. Bu düzenin eleştirilmesi ve değiştirilmesi kimsenin işine gelmemektedir.
Tıp Fakülteleri; nasıl bir tıp eğitimi verildiği, hekimlere neler öğretildiği, verilen eğitimin yeterliliği ve uygunluğu dahil hiç bir konuda çalışması yoktur. Kendi hatalarını ve eksikliklerini düzeltmek istememektedirler.
Bilimin ve bilimsel bir çalışmanın ön şartı ölçme ve değerlendirmedir.
Ölçme ve değerlendirme yoksa bilim de yoktur. Bunlar olmaksızın “ben üniversiteyim, en iyi ve üstün sağlık hizmetini ben veriyorum iddiası içi boş bir iddia olmaktan ileri gidemez. Ne yapıyorsunuz, nasıl yapıyorsunuz, başarı ve başarısızlık oranları nedir gibi sorularının cevabının verilmesi gerekir.
Sağlık istatistiklerinde yatan çıkan hasta sayısı, doluluk oranı gibi hastanelerde verilen sağlık hizmetinin tıbbi performansını göstermeyen bilgiler yer almaktadır. Ortalama yatış süresi, komplikasyon, malûliyet ve ölüm oranları, enfeksiyon oranları, tedavi maliyeti ve bu maliyetin uygunluğu, gereksizliği ve fazlalığı üzerinde veri toplanmamakta ve araştırma yapılmamıştır.
Akdeniz Üniversitesi mezuniyet töreninde okul birincisi bir öğrencinin yaptığı konuşma üniversitelerimizin halini ortaya koymaktadır. Dr. Tuğba Akın yaptığı konuşmada, hoca yüzü görmeden eğitim aldıklarını, “internlerin (stajyer hekim) sadece yüzde 2.8’inin gelecekten umutlu olduğunu”; “Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?” sorusuna “sadece yüzde birimiz ailemizi tam güvenerek, aynı dönemde mezun olduğumuz hekim arkadaşına emanet” edebilirim dediğini belirtmiştir. (20 Haziran 2009 Cumartesi: http://www.haberform.com/haber/akdeniz-universitesi-mezun-oldu-mezuniyet-konusmasi-aci-mezuniyet-konusmasi–20345.htm )
Yeni mezun olan hekimler henüz gözleri ve duyguları köreltilmediği için, gerçeği tüm çıplaklığı ile görebilmektedirler. Bu hekimlerin çoğu daha sonra hastaneler, ilaç ve tıbbi malzeme firmaları tarafından kendilerine verilen performans, promosyon ve kâr payları ile nasıl hekimlik yapacaklarını, kısa bir sürede ve üstelik özel bir ders almadan öğreneceklerdir. Bu eğitimi aldıktan sonra onlar da kısa sürede öğrencilikleri sırasında beğenmedikleri hocaları gibi hekimlik yapmaya başlayacaklardır.

TIP FAKÜLTELERİNİN ÖNCEKİ BİLDİRİSİ

Bu bildiri tıp fakültelerinin ilk bildirisi değildir.
Üniversiteler, görüşlerini daha önce, Marmara Üniversitesinin “tam gün yasa tasarısı” üzerine düzenlediği bir toplantıda açıklamışlardır. 33 tıp fakültesinin desteklediği görüşler, “TAM GÜN YASA TASLAĞI VE TIP FAKÜLTELERİNİN GÖRÜŞLERİ” başlığı altında basına dağıtılmıştır. (4. nisan 2008 (sayı. 1098) tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde Güncel Tıp köşesi)
Bildirinin ilk iki maddesi şöyledir:
“ 1.Üniversite mensubu hekimlerin, tüm mesailerini kuruma gönül rahatlığı ile verebilmesi için özlük hakları korunmalı ve öğretim üyesine yakışır emekliliğe yansıyacak bir temel maaş ile performansına göre değişen, döner sermayeye yaptıkları doğrudan gelir getirici faaliyetlere göre sınırlandırılmamış katkı payı verilmelidir.”
Sağlık alanında verimlilik anlayışı, şirketin kâr ve gelirinin artışı oranında kâr payı dağıtılması (performans)’dır. . Burada kâr payına bir itiraz yok. Sadece bunun belirli bir tavanının olmasına itiraz var.
2. Gerçekçi rakamlardan uzak olan BUT (Bütçe Uygulama Talimatı) fiyatlarıyla oluşan üniversitelerin döner sermaye gelirleri ile hastanelerin tüm masraf ihtiyaçlarının karşılanması, araştırmaya fon ayrılıp, kalan parayla öğretim üyelerine performanslarına göre yeterli düzeyde ek ödeme yapılabilmesi gerçekçi ve olanaklı görülmemektedir. Sağlık hizmetlerinin mevcut ücretlendirmeleri modern tıp uygulamalarını kısıtlamakta ve hasta güvenliğini tehlikeye sokmaktadır…”
CBT, Mustafa Çetiner (Güncel Tıp) Tam gün yasa taslağı ve tıp fakültelerinin görüşleri. 4 Nisan 2008-04-13, S.1098.

ŞİMDİ DE TIP FAKÜLTELERİNİN YAYINLADIĞI SON BİLDİRİYİ İNCELEYELİM

2. Maddede: “Ülkedeki hekim sayısını artırmak uğruna kalitesiz hekim yetişmesine yol açacak tıp fakültelerindeki kontenjan artırılmasını zorlayan politikadan vazgeçilmesini, bunun yerine mevcut tıp fakültelerindeki öğretim üyesi kadroları ve altyapının desteklenmesini…”
Hekimlerin kalitesi ile neyin anlaşıldığının belirtilmesi gerekir. Evet, hekimin esas görevinin ne olduğunu; hastalık, teşhis ve tedavi kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeyen hekimler yetiştirilmektedir. Fakat bu onların kalitesiz yetiştirildiği anlamına gelmemektedir. Bu hekimler tıp kartelinin ticari amacına tamamen uyan bir eğitim almaktadır. Bu şekilde yetişen hekimler muayene ettiği her hastada kişinin sorununa ve geliş nedenine bakmaksızın laboratuvarda yapılan bütün tetkikleri, gereksiz tomografi ve MR’ları yaptırabilmekte, gereksiz ilaçları düşünmeden verebilmektedir. Bu hekimler gördüğü her kişide, soruna ve şikâyete bakmaksızın kalp hastalığı, hepatit, HİV (AİDS), kanser, kemik erimesi, hormon bozukluğu, enfeksiyon hastalığı, genetik ve immünolojik hastalık arayacak şekilde yetiştirilmektedir. Bunlar gördükleri her hastada kolesterol, kemik erimesi, menopoz, tansiyon, şeker ve depresyon ilaçları, antibiyotik, vitamin, aşılar ve beslenme solüsyonu yazmak için çaba sarf etmektedirler. Kısaca bu hekimler gelen hastanın sorunu ve hastalığı ile ilgileneceğine, hasta üzerinden kartelin tezgahında bulunan hangi ürün ve teknolojiyi pazarlayacağını düşünmektedir. Bu, sıradan bir kişinin de yapabileceği ve özel bir eğitim gerektirmeyen bir iştir.
Bu ürünlerin hepsi, gerçek bir hastalık olmadığı halde, uluslararası tıp kartelinin ticari stratejileri sonucu tasarlanan uyduruk hastalık ve durumlar içindir. Bu ilaç, tetkik ve teknolojilerin çoğu geçerli batı tıbbi anlayışına göre bile bir hastalık olarak kabul edilmeyen durumlar için kullandırılmaktadır. Bunlar ileride gelişecek hastalıklardan korunma ve yaşam kalitesini yükseltme, kişide olabilecek henüz belirti vermemiş hastalıkların erken teşhisi palavraları ile pazarlanmaktadır.
Hekimler arasında normal doğumun normal bir doğum şekli olduğunu kabul eden bir hekim bulmak mümkün değildir. Bu hekimler hamilelik gibi yeni doğan durumunu da hastalık kabul etmektedirler. Bu nedenle yeni doğanların % 60’ının neden yoğun bakım tedavisi gördüğünü anlayamamakta ve yorumlayamamaktadır. Bunlar gördükleri her kişiyi hastalıklı, teşhis ve tedavi görmesi gereken bir insan gibi algılamaktadırlar. Bunlar modern tıp kartelinin ticari tıp anlayışını tartışılmaz bir din gibi kabul edip, iman edecek şekilde eğitilmektedirler. Bu şekilde yetiştirilen hekimler gerçek hastalık ve sorunları algılayamamakta, değerlendirememekte ve teşhis edememektedir. Konulan teşhis, istenilen tetkik verilen ilaç ve tedaviler bu nedenle farklı değildir. İlaç ve malzeme tercihlerini de ilaç ve malzeme firmalarının verdikleri promosyonlar ve performans ücretleri ile belirlenmektedir. Yetiştirilen bu hekimler hastaya verebilecekleri zararı ve faydayı değil, kendilerine öğretilen şablonları, algoritmaları ve protokolleri uygulamaya çalışmaktadırlar.
Tıp eğitiminde öncelikle karar verilmesi gereken nokta eğitimin amacını belirlemektir. Kartelin ticari kazancına göre mi yoksa toplum ve kişilerin gerçekten tedavi edilebilen ve hastalık olan sorunlarının düzeltilmesi için mi bir tıp eğitimi verilmelidir?
4. maddede “Üniversite hastanelerinin finansman sorunlarının çözümü için, bu hastanelerin ürettiği hizmetin niteliğine uygun ödeme programlarının geliştirilmesi” istenirken; 5 maddede, sanki performans gelirlerinden vazgeçilmiş gibi, “performans puanı karşılığı” ek ödeme yerine, emeklerini karşılayacak düzeyde, emekliliğe yansıyan bir temel ücret verilmesini talep ediyoruz. Denilmektedir. Bu yapılamıyorsa “tam gün çalışma yerine, ikili çalışma uygulamasına karışılmaması istenmektedir.
Üniversite hastanelerinin finansman sorununun nedenleri, üretilen hizmetin niteliği ve buna uygun ödeme programları ile ne kastedildiğinin açık olarak belirtilmesi gerekmektedir. 4 maddedeki fazla açılmayan, niyeti örtülen ifade, 33 tıp fakültesinin desteklediği basın bildirisinde açıklanmaktadır. Bu bildiride, BUT (Bütçe Uygulama Talimatı) fiyatlarının düşük olduğu; bu nedenle üniversitelerin döner sermaye gelirlenin azaldığı; araştırma için fon ayrılamadığı ve öğretim üyelerine hak ettikleri ve performanslarına göre dağıtılan döner sermaye gelirlerinin verilemediği vurgulanmaktadır.

ÜNİVERSİTE HASTANELERİ NASIL ÇALIŞIYOR?

Mevcut uygulamaya göre üniversite hastaneleri tam bir ticarethane gibi çalışmaktadır. Tam gün çalışmayan hekimler üniversite hastanesinde bilfiil çalışmadıkları ve bulunmadıkları halde sanki çalışıyormuş gibi maaş almaktadırlar. Bu maaş çalışmayan kişilere verilen huzur hakkı gibi bir şeydir. Bu öğretim üyelerinin üniversite sınırlarında bulunma saatleri özel hastane ve iş yerlerindeki programa göre belirlenmektedir. Canları istediği zaman gelmekte ve gitmektedirler.
Üniversite öğretim üyeleri sanki çok önemli bilimsel çalışmalar yapıyormuş gibi “ bilimsel çalışma yapmaları isteniyorsa bunun bedelinin ödenmesi gerektiğini söylemektedirler. “Para yoksa bilim de yok yok” demektedirler.
Bilimsel araştırma, düşünce ve çalışma bir yaşam tarzı ve anlayışıdır. Bu yetenek para ile kazanılmaz. Aslında her insanda bulunması gereken bir özelliktir. Büyük ve önemli bilimsel çalışma ve keşiflerin çoğu her türlü maddi ve diğer zorluklarla boğuşan, üniversite öğretim üyesi olmayan gerçek bilim adamlarınca yapıldığı unutulmamalıdır. Kaldı ki üniversite öğretim üyelerine doğru dürüst eğitim vermedikleri, öğrencileri ile ilgilenmedikleri halde, akademik yükselme ve terfi dışında hiç bir anlamı olmayan sadece dosyada bulunması için yapılan sözde bilimsel çalışmaları için yeterince bir ücret ödenmektedir. Nasıl sağlık harcamaları arttığı oranda insanlar daha sağlıklı olmuyorsa, kişilere ödenen para ile yaptıkları bilimsel çalışma ve keşiflerin arttığı da görülmemiştir. Gerçekten ciddi projeleri olan bilim insanları dünyanın her tarafından destek ve para bulabilmektedir.
Tam gün çalışan hekimlerin de hastane içinde özel muayenehaneleri vardır. Onlar da vakitlerinin çoğunu kendilerine kazanç sağlayan bu gibi yerlerde geçirmektedirler. Hoca muayenehanesi denilen bu özel muayenehanelerde resmen makbuz kesilerek hastadan elde edilen muayene ve ameliyat ücretlerinin bir kısmı hocanın hesabına yatırılır. Bunda bir tavan yoktur. Hocanın ne kadar hastası olursa, geliri o kadar artar. Bu nedenle asistan ve uzman hekimlerin hasta yatırma yetkileri hocanın iznine bağlıdır. Bu turnikeden geçmeyen hastaların yatışı oldukça zordur. Öğretim üyeleri haklı olarak bu düzenin değişmesini istememektedirler.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM İLE SOSYAL GÜVENLİK KURULUŞLARI DA BİR DÖNÜŞÜM GEÇİRMİŞTİR

Sağlıkta dönüşüm ile SGK dediğimiz sosyal güvenlik kuruluşu da bir “dönüşüm” geçirmiştir. Bu kuruluşun esas amacı, kişilerin kendi keselerinden ödemeyecekleri ve ödemeye yanaşmayacakları gereksiz sağlık harcamaları için ön bir kasa oluşturmaktır. Bu zorunlu uygulama ile herkes sistem içinde tutulmaktadır. Arttırılan giderlerin giderek artan bir yüzdesi katkı payı ve benzer isimler altında hastadan veya “bu paraya bu hizmet verilmez” diyerek de tehdit, sözleşme ve şantajla hastalardan alınmaya başlanmıştır.
Sayıları giderek artan ve primlerini ödeyemeyen kişiler sağlık hizmetlerini bu sistem içinde ücretli olarak almak zorunda kalmaktadır.
SGK bir kısım pahalı markalı ilacı katkı payı olmadan tek hekim raporu ile öderken, bazı ilaçları da ucuz jenerik fiyattan ödemektedir. Burada ikinci bir katkı payı oyunu oynanmaktadır. Bu sefer eczaneler hastaya bu ilaç yok, bu orijinal daha etkili,veya depoda arattım bulamadım gibi gerekçelerle ilaç katkı payı alarak pahalı ilaçları satmaktadır. SGK’nın ilaç giderlerine yansımayan bu usulsüz ödemeler nedeni ile, SGK’nın ilaç harcamaları fazla artmamış gibi görünmekle birlikte, vatandaşın cebinden yaptığı ilaç harcamaları artmaktadır. Bunun oranı da bilinmemektedir.
Sağlıkta Dönüşüm’ün bir parçası olan SGK ve onun uyguladığı BUT ve diğer sistemler, her türlü gereksiz sağlık teknolojisi, ürün ve ilacın kontrolsüz ve denetimsiz bir şekilde insanlarda uygulanması, tüketilmesi ve satılmasını sağlayacak bir şekilde hazırlanmıştır.
Devamlı olarak bazı ilaçları kullanma, bazı test ve tahlilleri yaptırmaya koşullandırılmış geniş bir halk kesimi vardır.
Hastaneye giden insanlara sorunları ve hastalıkları ile uğraşılacağına sırf hastane gelirini arttırması için MR, tomografi, anjio, genetik testler ve DNA testleri gibi bir çok gereksiz tetkik ve görüntüleme işlemi uygulanmaktadır.
Hastaneye başvuran her kişi ilaç ve teknoloji uygulanması için gerekçe yaratabilecek bir hastalık veya durum yakalamak için durmadan ve yelpazesi her gün artan tarama testlerinden geçirilmektedir.

SAGLIKTA DÖNÜŞÜM İLE SAĞLIK PİYASASI NASIL DÜZENLENMİŞTİR; ÖDEMELER NEYE GÖRE YAPILMAKTADIR?

Şimdi, tıp fakültelerinin temel işlevlerini ve üniversite hastanelerindeki çalışma ortamını ciddi ölçüde zora sokan, tıp eğitimi akademik bir krizle, üniversite hastaneleri ise finansal bir krizle yüz yüze getiren SGK ve gerçekçi olmayan BUT (Bütçe Uygulama Fiyatları) üzerinde duralım.

Sağlıkta Dönüşüm ile sağlık piyasası tamamen özel bir piyasa haline getirilmiştir. Bir dereceye kadar kamuya ait olan SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri ile Sağlıkta Dönüşüm’ün en önemli aşaması geçilmiştir. Bu dönemde sadece SSK hastaneleri değil, kamu adına sağlık hizmeti veren veya verebilecek her türlü kuruluşun sağlık piyasasında çalışması engellenmiştir.
SGK sağlık giderlerini tamamını veya bir kısmını karşılayan geri ödeme kuruluşuna dönüştürülmüştür. Sağlık piyasası özel hastanelerle aynen onlar gibi kâr amacı ile bir ticari işletme olarak işletilen üniversite ve devlet hastanelerine bırakılmıştır.
Bütçe veya Sağlık Uygulama Tebliğlerinde (BUT veya SUT) sağlık hizmeti adı altında geri ödemesi yapılacak bir çok hizmet, tedavi ve girişim için
bir fiyat belirlenmiştir. Bu fiyat listesinde hastane ve sağlık tesislerinde yapılabilen hemen hemen her türlü hizmet ve uygulama için bir fiyat verilmiştir. Bundan başka tetkik ve tedavi girişimlerin esas gider kalemini oluşturan her türlü ilaç, tıbbi malzeme ve ürünün kullanılabilmesi ve için her türlü kolaylık sağlanmıştır. Ambulans, ağrı takibi, kan takılması, damar yolu açılması, serum takılması ve serumla ilaç verilmesi, masaj, hasta havlusu ve hasta altı bezi dahil hemen her türlü hizmet ve ürünün nasıl faturalanacağı ve bedelinin nasıl ödeneceği belirtilmiştir.
Bütçe ve Sağlık Uygulama tebliğleri, sağlık kuruluşlarına sadece yaptıkları ve verdikleri hizmetleri değil, yapılanları mükerrer ve gereğinden fazla oranda faturalamaya imkân vermektedir. Bu sistem ve tebliğ, her türlü sahtekâlığı, hâyâli faturalamayı, şebekeleşme ve yolsuzluğu teşvik edecek şekilde hazırlanmıştır.
BUT veya SUT’A GÖRE SAĞLIK HİZMETLERİNİN FATURALANMA ŞEKLİ
Başlıca iki türlü faturalama vardır:
Yapılan her türlü hizmet ve ürününün kullanıldığı sayıda veya fatura edildiği şekilde ödendiği hizmet başı ödeme. Bu ödeme şekli alış veriş merkezlerinde alınan malların ödenmesi veya lokantalardaki a la carte (kart usûlü veya fee for service) ödemedir. Bu ödeme şekli BUT ve SUT’a göre Ek 8’den faturalama olarak da bilinir.
Paket, götürü usulü faturalama: SUT’a göre Ek 9 olarak bilinen bu faturalama şekli bazı girişim, tetkik ve ameliyatlarda uygulanabilmektedir. Piyasadaki götürü veya lokantalardaki menü usulüne göre yapılan ödemedir. Bazı ameliyat, tedavi ve girişimler için belirli sürelerde geçerli sabit bir fiyat belirlenmiştir. Her girişimin ve ameliyatın seviyesine göre sadece belirli bir sürede yapılan tedaviyi kapsayan bu fiyatlandırma şeklinde, uzayan tedavilerin de hizmet başına ödenmesi için açık kapı bırakılmıştır. Burada belirlenen paket fiyatları maliyetinin çok üstünde belirlendiği gibi, sarf malzemesi dışında kullanılan tıbbi cihaz ve malzemelerle bazı pahalı ilaç ve tedaviler bu paket fiyata dahil değildir.
SUT’de yoğun bakım hizmetleri için de yüksek bir günlük paket fiyat belirlenmiştir. Her türlü hastayı yoğun bakımda tedavi etmeye teşvik edecek derecede yüksek olan bu ücretler sayesinde yoğun bakım tedavisi gören hasta sayısında akıl almaz bir artış olmuştur. Büyük bir çoğunluğu sağlıklı doğan yeni doğanların bile % 60-70’inin yoğun bakımda tedavi görmesinin nedeni bu tahrik edici seviyede yüksek olan yoğun bakım ücretleridir.
Hastaneler için hem Ek8 hem de Ek 9’dan fatura tutarını arttırmak için kullandıkları bir çok yöntem vardır.
Üniversite hastaneleri önceleri sadece bazı ameliyat ve girişimleri paket fiyat üzerinden faturalama mecburiyetinde idi. Ek 9’da her ne kadar delinme yolları varsa da ameliyat ve tedavi için bir tavan vardır. Paket faturalama mecburiyeti de daha sonra bir usulle ortadan kaldırılmıştır. 2008 SUT’ne göre paket fatura edilme zorunluluğu olan bir hasta eğer yoğun bakım tedavisi görüyorsa paket faturalama zorunluluğu kalkar. Bunlar da hizmet başı ödeme yöntemi ile faturalanabilir. Bu şekilde hizmet başı ödemeye bir de pahalı yoğun bakım hizmetlerinin eklenmesi imkânı sağlanarak fatura tutarlarının daha da arttırılmasının yolu açılmıştır. Hastaneler bu nedenle kâr marjı çok yüksek ayaktan tedaviler dışında paket uygulamayı tercih etmemekte ve yatan her hastada bir kaç yoğun bakım tedavisi ekleyerek hizmet başı tedavi yöntemini tercih etmektedirler. Paket tedaviler de Ek 8’den fatura edilmesi gereken küçük cerrahi girişimlerin pakette bulunan yüksek ücretten bir girişim olarak fatura edilmesi için tercih edilmektedir.
2008 SUT’ne göre hastaneler bir çok hizmet ve tıbbi malzeme için hastalardan katılım payı almaktadır.
Tıp Fakültesi hastaneleri, diğer hastanelerden farklı olarak paket girişim ve tetkikler de fatura tutarının % 10’u kadar bir artış ilave edebilmektedirler.
İlaç ve tıbbi malzeme fiyatları: Bir çok tıbbi tetkik, girişim ve ameliyat, hasta tedavisinden çok, kullanılmak istenen malzemesi için yapılmaktadır. Bazı tedavi ve ameliyatlarda kullanılan ilaç, tıbbi malzeme ve cihazın ücreti tedavi ücretini kat kat aşmaktadır. Hastalara yapılan tedavi ve girişimlerde pahalı ilaç ve tıbbi malzeme kullanılacak girişimler tercih edilmektedir. Bazı tıbbi malzeme ve ilaçların fiyatı çok fazla olup, firmalar “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile kendi ürünlerinin tercih edilmesi için hekim veya yetkili kişilere komisyonlar ve yurt dışı seyahatleri dahil bazı hediyeler vermektedir. Pahalı cihaz kullanılarak yapılan bazı ameliyatlar bizzat firmaların emrinde çalışan gezgin cerrahlarca yapılmaktadır.
Daha önce hastalara aldırılan tıbbi malzeme ve cihazların ticaretinde çok fazla usûlsüzlükler saptanmıştır. Bir nevi kayıt dışı ticaret olan bu usulde hasta, firma, hekim ve hastanelerin karıştığı bir çok yolsuzluk, çeteleşme ve mafyalaşma ortaya çıkmıştır. Bazı malzeme ve cihazların olması gerektiğinin çok üstünde satılması, ucuz ürünlerin yerine pahalılarının satılmış veya kullanılmış gösterilmesi veya kullanılmayan ürünlerin fatura edilmesi bu uygulamanın ortadan kaldırılmasına neden olmuştur.
2008 SUT ile hastanelere her türlü ilaç ve tıbbi malzemeyi temin etmeleri zorunluluğu getirilmiştir. Burada da bir istisna vardır. İlaç ve tıbbi malzeme ihalesine kimse katılmazsa bunlar gene dışarıdan alınabilir.
Getirilen uygulama ile kullanılmayan veya alınmayan bir ilaç ve malzemenin faturalanmasına bir kontrol getirilmiş gibi görünmektedir. Fakat bu uygulamada ilaç ve tıbbi malzemelerin satın alınmasında bir kontrol ve sınır yoktur. Hastaneler bunları kendi yaptıkları ihalelerle istedikleri fiyattan alabilmektedir. Bir cihaz veya ürün, farklı hastanelerce yapılan ihalelerde aralarında geniş fiyat uçurumları olan fiyatlardan alınabilmektedir. Taban fiyat yoktur. Alım fiyatının ucu açıktır.
Geçmiş dönemde yapılan sağlık yolsuzluklarının bazıları, bir ilaç veya malzemenin farklı hastanelere ve SSK’ya piyasa fiyatının çok üzerinden satılması nedeniyle yapıldığı hatırlanmalıdır. Örnek: 1. SSK’nın ilaç alımlarındaki yolsuzluk skandalını: Roche firmasının, özel sektöre 88 milyon liradan verdiği Neorecormon adlı ilacı, SSK’ya tam üç katı fiyatına, yani 230 milyon liraya satılması. (http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=39379&Categoryid=4&wid=102) 2. Gerçek fiyatı 450 dolar olan bir malzemenin SSK’ya 2 bin 450 dolara alındığı yolsuzluklar gibi. (http://www.radikal.com.tr/yazici.php?haberno=37829&tarih=16/05/2002&yollayan_sayfa=’http%3A%2F%2F213.243.28.155%2F%2Fhaber.php%3Fhaberno%3D37829&#8242; )
3. 47 üniversite incelendi, tamamında usulsüzlük çıktı (Ahmet Dönmez,
05/02/2007, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=496247&keyfield=343720C3BC6E697665727369746520696E63656C656E64692C2074616D616DC4B16E646120796F6C73757A6C756B20C3A7C4B16B74C4B120)

Bu nedenle farklı hastanelerin aldıkları malzeme fiyatları arasında 5-10 katı kadar fark görülebilmektedir. Aynı malın farklı hastanelerde neden bu kadar farklı fiyattan alınabildiğini kişilerin algılama yeteneği ve zekâsına bırakıyorum. Hastanenin aldıkları bu malzemelere, alış fiyatının % 15’i kadar kâr payı ekleyerek fatura edebilmektedirler. Buradan da anlaşılacağı gibi hastanelerin aldıkları mal ve ilaçlardan dolayı zarar etmesi, pahalı aldığı bir ilacı ucuza satması söz konusu değildir. Faturada sadece ihale kaydı arandığından, bir malın ihale ile alınandan daha fazla sayıda fatura edilmesi mümkündür. Başka bir şekilde temin edilen bir malzeme ihale ile alınan malzeme olarak da fatura edilebilir.
Bu kurallara rağmen hastaneler bazı ilaç ve cihazları usulsüz olarak hastalara aldırmaktadır. İlaç ve malzeme parası olarak veya SGK ödemiyor diyerek hastalardan para sızdırmaktadırlar. Hastalara aldırılan malzeme ve ilaçların kuruma fatura edilebildiği de görülmekte
Ek 8 (hizmet başı ödemede) uluslararası tıp kartelinin satış listesinde bulunan her türlü ürünün (ilaç, tıbbi malzeme, sarf malzemesi, tıbbi cihaz, biyomedikal ürün) satılması ve kullanılması için hiç bir kontrol ve kısıtlama getirilmemiştir. Bu piyasada sadece kartelin kontrolü dışında üretilen veya ithal edilen tıbbi ürün ve cihazlar için bir yasak mevcuttur. Bu da patent hakları ve uyum yasaları ile korunmaktadır. Gümrük Birliği Yasası sayesinde bu ürünler gümrüksüz ithal edilebilmektedir.
Tarafsız gözle baktığımız zaman Ek 8 ve Ek 9 listesinde belirlenen fiyatların düşük olmak bir yana, faturalama yapan sağlık kuruluşlarının gelirlerini arttıracak şekilde tasarlandığı ve belirlendiği görülecektir.
Hastane ve sağlık kuruluşları hasta yerine müşteri gibi gördükleri; reklam ve değişik yöntemlerle kendilerine çektikleri kişilerde SUT’de belirlenen her türlü tetkik, tedavi ve girişimi rahatça yapma ve faturalama hakkına sahiptirler. Sadece yatan hastalarda yapılan tedavi ve girişim hakkında bilgi veren dosya özeti düzenleme mecburiyeti vardır. Ayaktan tedavi ve girişimlerde bu zorunlu değildir. Onlara düşen faturadaki harcama kalemlerine göre veya ona uydurulmuş bazı teşhis ve ifadeleri yazmaktır.
Hastanelerin düzenledikleri faturalar ve hastalara yazılan reçeteler örnekleme yöntemi ile incelenmektedir.
Görüldüğü gibi SUT’de üniversite hastanelerinin çalışmalarını ve verdikleri hizmeti sınırlandıran ve güçleştiren bir durum yoktur. Sağlıkta Dönüşüm ile üniversitelere bir nevi açık çek verilmiş ve çeki istedikleri gibi doldurma hakkı sağlanmıştır.
Burada SGK ve SUT uygulamarı hakkında ilgili belgeler http://www.sgk.gov.tr/ veya http://www.saglikaktuel.com/
adresinden indirilebilir.

FATURALARIN ÖDEMESİ VE İNCELEMELERİ NASIL YAPILMAKTADIR?

Tartışmanın içeriğini bilmeyen bir kişi genel olarak hastane ve sağlık kuruluşları ve özel olarak üniversite hastanesi ve sağlık kuruluşlarında verilen veya faturalanan hizmet ve ürünlerin acımasızca ve çok sıkı bir şekilde denetlendiğini ve bu nedenle hastanelerin gelirlerinde ciddi kayıplar olduğunu sanabilir.
Denetleme sistemi de kontrolsüz sağlık ticareti ve sağlık harcamalarının arttırılmasına imkân verecek şekilde kurulmuştur. Yapılan veya faturalanan her kalem ve ürünün faturalanmasına imkân veren böyle bir sistemde denetim yapılamayacağı ve etkili bir denetim sisteminin kurulamayacağı açıktır. Bunu görmek ve anlamak için fazla uzman olmaya gerek yoktur. Aslında bir denetim sistemi de yoktur. Denetimden geçmiş gibi faturaların onaylandığı göstermelik bir denetim vardır.
Denetim sisteminin özellikleri:
Nelerin ve nasıl denetleneceği belirlenmemiştir.
Denetim işi için uygun ve eğitimli kişiler alınmamıştır. Bu kişiler neyi ve nasıl denetleyecekleri konusunda bir eğitimden geçirilmemiştir.
Gelen faturaları inceleyebilecek sayıda denetmen alınmamıştır.
Denetim objektif değildir. Yapan kişiye göre değişmektedir.
Denetim yapmamanın bir yaptırımı yoktur. Denetim yapmamak aynı zamanda sorun yaşamamak demektir. Bu gibi kişiler daha makbul kişilerdir.
Temel uzmanlık alanlarında olduğu gibi, pahalı bir çok testlerin fatura edildiği genetik, immünolojik ve DNA testleri gibi faturaları yorumlayabilecek ve anlayabilecek kişiler denetim kurumlarında mevcut değildir.
Tıbbi fatura ve reçete denetimleri çoğunlukla memur, hemşire ve uzman olmayan tıp doktorları tarafından yapılmaktadır.
Her şeye rağmen denetim yapmaya çalışmak kişinin başına bir çok belânın gelmesine yol açabilmektedir.
Sağlıkta Dönüşüm gereksiz tetkik ve tedaviler kadar gereksiz girişim ve ameliyatları da arttıracak şekilde hazırlanmıştır.

BUT VE SUT BİZZAT DENETİMİ ENGELLEYECEK ŞEKİLDE HAZIRLANMIŞTIR

Bizzat SUT usulsüzlüklere imkân verecek bir şekilde hazırlanmıştır. Anlaşılması ve yorumlanması güçtür. Her cümlesi okuyanın niyet ve anlayışına göre yorumlanmaya müsaittir. Özellikle Ek 8’den yapılan faturalamada tıbbi malzeme ve cihaz kullanımı için hiç bir sınırlama yoktur.
Verilen hizmet ve ürünlerin kullanılması nasıl sanal ise, bunların denetimi sanaldır. BUT’larında hastanelerin gönderdiği faturalarda vermiş oldukları hizmet ve kullandıkları malzeme ve cihazların ödemelerinde “hiç bir belgenin istenemeyeceği” yazılı olarak kurala bağlanmıştır. Bu açıkça hastanelere “hâyâli fatura düzenle, benden gel paranı al” demektir. Birleşmeden önce sözde denetim kuruluşu olan SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığında bu faturaları tıbbi sıradan memurlara inceletilmiştir. Denetimi engellemek için belge istenemeyeceğini kurala bağlayan anlayış şüphesiz ki denetime de sıcak bakmayacaktır. Bu dönemde hiç bir denetim yapılmadığı gibi yapılan denetimler etkisiz ve geçersiz sayılmış ve Devlet Hastanelerinde denetim sonucu yapılan cüzi kesintiler mahsuplaşma ile affedilmiş veya res’en iptal edilmiştir.
Hastanelerin yaptıkları işleri hem paket hem de hizmet başı faturalamada abartmaları ve şişirmeleri için bir çok yöntemler vardır. Her hastane bir çok kişi ve hekimi bu faturalama işinde istihdam etmektedir.

Hizmet başında fatura tutarını arttırma yöntemleri: Muayene, konsültasyon, tetkik, tedavi, girişim ve ameliyat, yatış, sarf malzemesi, ilaç ve tıbbi malzeme, kan ve kan ürünleri dahil akla gelen kullanılabilecek her türlü malzeme ve hizmeti olabildiğince fazla oranda faturalamak. Buna anlaşılabilecek bazı örnekler vermek gerekirse: Bazı üniversite hastanelerinde ayaktan muayene olan hastalarda tetkik sayısı 60-100, takip günü bir ay olarak fatura edilmiştir. Yatan hastalarda istenen tetkikler bin binbeşyüzleri bulabilmektedir. Yatan hasta faturalarında hepatit markerlerinin 300, kültür ve antibiyogramların 60-80, ameliyat için yapılan testlerin 50-60 arasında değiştiği ve bunların yatıştan önce, yatarken ve diğer muayenelerde de ayrıca fatura edildiği görülmektedir. Faturaya yazılan bu kalemlerin fatura tutarını şişirmek için yazıldığını herkes kolaylıkla anlayacaktır. Bu şekilde tedavi faturaları olması gerektiğinin en az on katı şişirilebilmektedir.
Paket faturalamada fatura tutarını arttırma yöntemleri: Küçük cerrahi girişim, muayene ve pansumanları fiyatı yüksek paket bir ameliyat gibi faturalama; paket bir ameliyatı parçalara bölerek birden fazla ameliyat gibi faturalama, mükerrer ve başka tıbbi dallardan faturalama, pakete dahil kullanılan pahalı ilaç ve malzemeyi ayaktan muayene olan hastalar üzerinden faturalama, ödenmeyen bir girişim ve malzemeyi ödenen bir girişim veya malzeme gibi göstererek faturalama; pakete dahil olan hizmet, ilaç ve malzemelerin ayrıca fatura edilmesi… Faturalama hile ve yöntemleri üniversitelerde bir anabilim dalı oluşturacak kadar geniş ve ayrıntılıdır. Usulsüz faturalamada hiç kimsenin aklına gelmeyecek yöntemler mevcuttur.
Burada bahsedilen yöntemlerin bir çok örneği basında yayınlanmıştır. Bu konularla ilgili önceki Çalışma Bakanı Faruk Çelik, SGK başkanı Faruk Acar’ın bir çok açıklaması vardır. Bu açıklamaların bir kısmı http://www.sgk.gov.tr’de de mevcuttur. Örnek: http://emek.emekli.gov.tr/SGKgazete/faces/internet.jsp

Sayıştay ve kurum müfettişlerinin yaptığı incelemelerde denetim yapan kişilerce saptanması ve kesilmesi gereken bir çok kalemin incelenmeden onaylandığı ve ödendiği saptanmıştır. Gönderilen faturaların incelenmeden onaylandığının diğer bir kanıtı da bu tespitlerdir.
İster paket ister hizmet başı faturalama olsun, her türlü faturalama sanal olup, faturayı düzenleyen kişinin insafına kalmıştır. Bu şekilde verilen hizmeti olması gereken fiyatının 5-10 katı şişiren bir hastanenin faturasındaki % 1-3’lük kesintinin haksız ödenen para yanında bile bir anlamı olmadığı kolaylıkla hesaplanabilir.
Sağlıkta Dönüşüm’ün amacı sağlık için yapılan harcamaların arttırılmasıdır. Her türlü sağlık tesisi ve şirkete oluk oluk para akıtıldığına göre hastanelerin geliri gerçekten azalmış mıdır? Azalma varsa bunun gerçek nedeni nedir? Ya da SGK Sağlık Sosyal Merkez Müdürlüklerinde yapılan incelemelerle bu faturalarda usulsüz ve keyfi kesintiler mi yapılmaktadır? Bu iddiaların kanıtlanması gerekmektedir.
Hastane gelirlerini arttıracak şekilde düzenlenen SUT, bu hali ile bile üniversite ve diğer hastaneleri rahatsız etmektedir. Çünkü burada sui istimal ve hâyâli faturalamaya imkân verse de neticede bazı hizmet ve ödemeler için kurallar mevcuttur. Üniversiteler her şeyi istedikleri şekil ve fiyatta faturalayabildikleri, istedikleri malzemeyi kullanabildikleri ve bunun da hiç incelenmeden ödendiği bir sistemi arzulamaktadırlar.
Göstermelik bir denetimin adı bile bile faturaları aşırı oranda şişirmelerini bir dereceye kadar engellemektedir. Sayıştay ve müfettişler daha sonra bunları inceleyip hepsi olmasa da bariz bazı haksız ödemeleri geri alabilmektedir.
SGK tarafından üniversite hastanelerinde herhangi bir usulsüzlük ve yolsuzluk saptasa bile bunun soruşturamaz. Bu yetki bağımsız bir kuruluş ve yargı organlarına değil YÖK’e verilmiştir. SGK ancak bazı usulsüz ödemeleri geri alabilir.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Tıp Fakültelerinin uygun olmayan fiyatlarla sağlık hizmeti vermeye zorladıkları iddiaları asılsız bir iddiadır. Finansal krizin sebebi de kontrolsüz ve müsrif harcalamalar ve öğretim üyelerine ödenen yüksek döner sermaye gelirleridir.

TAM GÜN ÇALIŞMA İLE DEĞİŞEN NE? BUNUN HALKIMIZA BİR FAYDASI VAR MI?

Aradaki farkı ancak Sağlıkta Dönüşüm ile cevaplandırabiliriz. Sağlıkta Dönüşüm, küreselleşme dediğimiz emperyalist projeni sağlık alanında uygulamasıdır. Bu da her türlü üretim ve hizmetin devlet veya bireyler tarafından değil ticari şirketler vasıtası ile verilmesidir. Bu şirketler doğrudan veya dolaylı olarak uluslararası kartellerin kontrol ve idaresindedir. Bu şekilde ulus devletlerin varlık nedeni ortadan kalkar. Devletin görevi artık bu özel şirketlerin bekçiliğini yapmaktır. Bunun sağlık alanındaki uygulaması da her türlü sağlık ticaretinin ve hizmetinin özel şirketlerce verilmesidir. Sadece şirketlere ticaret ve kazanç kapısının açıldığı bu dönemde özel muayenehanecilik ve üniversite hastanelerinde olduğu gibi özel muayene ile para kazanmanın yolu kapanmaktadır. İlk adımda sadece cebe giren parayı görüp Sağlıkta Dönüşüm’e karşı çıkmayan bazı hekimler ve öğretim üyeleri, sıra kendi kazançlarının sınırlandırılmasına gelince bundan rahatsız olmaya başlamışlardır. Tam gün ile de öğretim üyeleri çıplak maaşa talim etmeyecektir. Hekim hastadan doğrudan para almayacak; bıçak parası kurumsallaşacak ve bu parayı bizzat devlet ödeyecektir. Devlet hastanelerinde olduğu gibi ve ondan daha fazla oranda bir performans ücreti (kâr payı) kendilerine ödenecektir. Sadece bu ücretin daha önce hastane içindeki özel muayenelerden alınan ücrete göre daha düşük bir tavanı olacaktır.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Tam gün Yasası Sağlıkta Dönüşüm’ün Önemli Bir Ayağı” ( Cumartesi, 30 Mayıs 2009; http://www.saglikaktuel.com/index.php?option=com_content&task=view&id=5266 ) olduğunu söylemektedir.
Sağlıkta dönüşüm her yönü ile düşünülmüş bir sağlık sistemi değişikliği ve adı üstünde “dönüşüm” olduğu için projenin şu veya bu kesimin taleplerine göre gözden geçirilmesi; bazı kısımlarının uygulanmaması söz konusu değildir. Proje dışarıda hazırlanmış ve Dünya Bankası tarafından yürütülmüştür. Projeinin zor kısmı başarılmış ve sonlandırılmış olup, belirlenen rotada “yola devam edilmektedir.”
Bu uygulamalardan rahatsız olan ve olacak hekimlerin hiç olmazsa “Sağlıkta Dönüşüm” kitabını başlangıçta okumaları ve tutumlarını o günlerde belirlemeleri gerekirdi.
Şu anda yapılan muhalefet ve çıkarılan yaygara bunun önlenmesine yetmeyecektir.

TIP FAKÜLTESİ HASTANELERİ NASIL BİR SAĞLIK HİZMETİ VERMEKTEDİR? VEYA
SAĞLIK İÇİN HARCANAN PARA ARTTIKÇA SAĞLIK HİZMETİNİN KALİTESİ ARTAR MI?

Üniversiteler “bilim” ve “üniversite” kelimelerini kullanarak, verdikleri sağlık hizmetlerine esoterik bir anlam yüklemektedirler. Bu şekilde çok üstün, anlaşılmaz bir hizmet verdikleri görüntüsü yaratmaya çalışmaktadırlar. Bilim, bir çok usulsüz işlem ve yetersizliği örtmenin kılıfı haline gelmiştir.
Tıp fakültesi hastaneleri verdikleri sağlık hizmetleri ve bunun kalitesi üzerinde konuşacak verilere sahip değildir.
Tıp fakültesi hastanelerinde (diğer hastanelerde de olduğu gibi) tıbbi bir işlem, tetkik veya tedavinin uygun kişiye ve uygun bir şekilde yapıldığı denetlenmemektedir.
Türkiye’de gereksiz tıbbi uygulama, tetkik, girişim ve ameliyat gibi kavramlar yoktur. Gereksiz her türlü işlemi yapmak serbest olup bu hasta ile hekim arasında bir olay gibi kabul edilmektedir. Böyle bir girişim suç değildir. Gereksiz bir işlemin ancak uygun şekilde (teknikle) yapılıp yapılmaması; kullanılan malzemelerin kalitesi ve miadı gibi sorunlar malpraktis kapsamında suç kabul edilmektedir.
Sağlıkta Dönüşüm ile kişi ve toplum sağlığında bir düzelme ve gelişme değil, en üstün ve gelişmiş teknoloji ve standartların kullanılması kavramı kullanılmaktadır. Bu da uluslar arası kalitede yüksek teknoloji ürünü cihaz, malzeme ve ilaç kullanılması anlamındadır. Toplum bunu ileri ve pahalı teknoloji ve ürün kullanmanın aldığı sağlık hizmeti kalitesini arttıracağı şeklinde algılamaktadır. Toplum hayatının tıbbileşmesi ile toplum bu gereksiz hizmet ve ürünleri almak için bir biri ile yarışmaktadır. Uluslararası kalitede teknoloji ve üründen anlaşılan da, ABD ve AB ülkelerinden ithal edilen, patent veya lisanslı (FDA, CE onaylı), pazar korumalı, rekabetsiz ürün ve ilaç demektir.
Sistem gereksiz olarak yapılsa da her girişimin uygun hastaya, uygun endikasyonla ve uygun bir şekilde yapıldığı var saymaktadır.
Verilen sağlık hizmetlerinin hepsini gerekli olduğunu varsayarak, tıp fakültelerinde verilen sağlık hizmetlerinin performans ölçüleri nedir? Tıp fakültelerinin bu konuda bir bilimsel çalışması ve araştırması var mıdır?
Tıp fakülteleri üstün kalitede bir hizmet verdiklerini iddia ediyorlarsa aşağıdaki performans göstergeleri üzerinde topladıkları verileri yayınlamalıdır:
1. Ana göstergeler:
Ortalama hastanede kalma süresi
Komplikasyon oranı
Ölüm oranı
Malûliyet oranı
Hasta başına tedavi maliyeti
Kişinin işten uzak kalma ve geçici iş göremezlik durumu (rapor, istirahat)
2. Özel göstergeler:
Muayene olan ve yatan hasta başına çoğu körlemesine yapılan/veya faturalanan tetkik sayısı ve bunların tekrarlanma oranı
Ameliyat olan hastalarda yapılan ameliyat öncesi tetkik sayıları ve bunların tekrarlanma oranları:
Hepatit ve sarılığı olmadığı halde hasta başına istenen bilirubin, KCFT, hepatit markerleri sayısı (hastane gelirini arttırmak için sorunla ilişkisiz gereksiz istenen tetkiklere örnek olarak).
Ameliyat olan hasta başına kullanılan taze donmuş plazma, human albumin, oral ve beslenme solüsyonları sayıları.
Hasta başına kullanılan ilaç sayısı,
Enfeksiyon ve antibiyotik kullanma oranı: bununla ilişkili olarak hasta başına istenen kültür antibiyogram ve ilgili tetkik sayıları (ameliyat olup da antibiyotik kullanmadan çıkan hasta var mı?),
Muayene olan ve yatan hasta başına konsültasyon oranı,
Muayene ve yatış başına istenen BT, MR, Sintigrafi, anjiografi oranları (bir hasta ve bir yatışta 5-6 defa bu tetkiklerin yapıldı vak’a sayısı az değildir. Bilindiği gibi tüm vücut tomografisi çekilen bir kişi (ki 3-4 seviye BT çekilen hastalarda bu seviyeye ulaşılmaktadır) Hiroşima’da bombanın düştüğü yere 3 km mesafede kişinin aldığı kadar şua aldığı hesaplanmıştır).
Burada kolay anlaşılması ve değerlendirilmesi için diğer bazı parametreler üzerinde durulmamıştır.
Tıp fakülteleri, YÖK ve daha da uygun olanı bizzat devlet tarafından, Tıp Fakülteleri ve diğer hastanelerin çalışma tarzı ve sonuçları üzerinde tarafsız bir araştırma yaptırması gerekmektedir.
Böyle bir araştırmadan tıp fakültesi hastaneleri dahil bütün hastaneler kaçınacaktır.
ABD sağlık sistemi, Dünya’nın en kalitesiz ve pahalı sağlık sistemidir. Yapılacak bir çalışma ile tıp fakültesi hastanelerinin, verdikleri hizmet kalitesi ve sonuçları itibarı ile, ABD’deki hastanelerden bile daha kötü ve pahalı bir hizmet verdiği ortaya çıkacaktır.
Tıp fakültesi hastanelerinin tedavi gider ve maliyetlerinin çok fazla olduğu açıktır. Denetim sisteminin de etkisizliği ve yetersizliği nedeni ile tıp fakültesi hastanelerinin faturalarında yapılan kesinti oranları genellikle % 1’in altındadır.
Tıp Fakültesi hastanelerinin 1995’den bu yana BUT ve SUT’a göre kaç kişiye sağlık hizmeti verdiklerini ve bunlar için ne miktarda ödeme yapıldığını ve eğer bir denetleme varsa ödenen miktarlar üzerinde ne oranda ve miktarda bir kesinti yapıldığını ay ve yıl olarak kamuoyuna açıklamalıdır.
Dikkat edilirse bu sistem yüksek komplikasyon oranları ile çalışmayı teşvik etmektedir. Hastada ne kadar çok komplikasyon gelişirse, fatura edilen ilaç, tıbbi malzeme, tetkik ve tedavi yöntemleri o kadar fazla fatura edilebilmektedir.
İşte bu nedenle Sağlıkta Dönüşüm insanlık dışı bir sistemdir ve savunulacak hiç bir yönü yoktur.

ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİ AHLAKSIZ, SUÇLU VE KÖTÜ İNSANLAR MIDIR?

Bir eleştiri kendi çerçevesi içinde ele alınmalıdır. Bu analiz üniversite öğretim üyelerini kötülemek ve karalamak için yazılmamıştır. Bu sadece bir durum tespitidir. Önce gerçek durumu öğrenelim. Üniversite öğretim üyeleri de ister istemez bu sistem içinde kendilerine verilen rolü ve görevleri yapan kimselerdir. Sistem kendilerinin neleri yapmasını teşvik ediyorsa ve neleri yapmasına izin veriyorsa onlar bunu yapmaktadırlar. Kendi iradeleri ile bu sistemi değiştirmeleri ve buna aykırı çalışmaları söz konusu değildir. Aksi halde sistem onları dışarı atar. Sistemi onlar belirlememektedirler. Onlar diğer hekim ve sağlık çalışanları gibi bu sistemin kurbanları ve hatta köleleridir.
Sistem herkesi bozduğu gibi tıp fakültelerinde çalışan hekimleri de bozmaktadır. Onlar da, bozuldukları oranda sistemin bir parçası ve savunucusu olmaktadırlar.
Üniversite ve tıp fakültesi hastanelerinin sağlık hizmeti anlamında ödüllendirilmesi gereken üstün bir çalışmaları mevcut değildir. Hastaların, Sağlıkta Dönüşüm’den sonra kendilerini korumak için, hastanelerden kaçmaktan başka bir kurtuluşları kalmamıştır. .
Bu konularda herkesin tartışma ve konuşmaktan neden kaçındığı açıktır. Savunulacak ve mazeret kabul edilebilecek bir durum mevcut değildir.
Kimse konuşmasa, konuşmaktan kaçsa da bu durumun farkında olan insanlar da vardır. Bu konularla ilgili bir çok denettim raporu ve mahkeme kararı mevcuttur. Gerçekler bugün gizlense de yarın ortaya çıkacaktır.
Öğretim üyeleri titreyip kendilerine dönmeli ve bu söylenenler nedir? Ben bu tablonun neresindeyim? Ne yapmalıyım? diye sormalıdır. Üniversitelerimizden neden bir Nortin Hadler, Joseph Stiglitz veya John Perkins çıkmamaktadır? Öğretim üyeleri neden paradan başka bir şey düşünmemektedir?
Ülke ve sağlık sorunları ile ilgilenen herkesin “tam gün yarım gün” gibi kimseye bir faydası olmayan sözde sorunlarla vakit geçirmesi ancak vatandaşın aklını karıştırmaktadır. Bilim adamlarının Sağlıkta Dönüşüm’ün sağlık sistemi ve piyasası üzerine olan etkilerini araştırmaları ve yayınlamaları gerekir. Bunun için hekim olmak ve tıp fakültesinde çalışmak da şart değildir.
Bilim adamının görevi tabu kabul edilse ve kimse tartışmak istemese de sistemi çözümlemek ve onu acımasızca eleştirmektir. Gerçek bilim adımları kartelin ticari çıkarlarına için değil değil halkın çıkarları için çalışmalıdır.
25 Temmuz 2009

KONU İLE İLGİLİ BAZI ÖRNEKLER

Sağlıkta soyguna devam, Cumhuriyet Gazetesi, 9 Temmuz 2007, s: 13

Tam gün Yasası Sağlıkta Dönüşüm’ün Önemli Bir Ayağı
Cumartesi, 30 Mayıs 2009

Kamuoyunda tartışmalara neden olan tam gün sayası ile ilgili kanun taslağının TBMM’ne getirildiğini anlatan Bakan Akdağ, toplumun yüzde 90’nın, doktorların ise yüzde 75’inin yasaya olumlu yaklaştığını kaydetti.
Yasanın sağlık çalışanlarına önemli avantajlar sağladığına dikkat çeken Bakan Akdağ, “Kendimizi ve yasayı çok iyi anlattığımızda doktorlarımızın oranının yüzde 80-90’lara ulaşacağına inanıyorum. Çünkü bu yasa çok büyük kolaylıklar ve ekonomik avantajlar getiriyor. Bu yasayı tartıştıkça anlattıkça hepiniz daha iyi anlayacaksınız. Tam gün yasası Sağlıkta dönüşüm Yasası’nın önemli bir ayağını oluşturuyor. Bu yasa ile birlikte hekim ve hasta arasındaki para ilişkisi sonlandırılmış olacak. Hekimlerimizin buradaki ekonomik kaybını da biz bakanlık olarak destek ödenekleriyle kapatacağız” şeklinde konuştu.

nethaber.com

http://www.saglikaktuel.com/index.php?option=com_content&task=view&id=5266

Başkent Hastanesi’nde 7 bin 797 yolsuzluk
Perşembe, 23 Nisan 2009

SGK’nın Ankara’da üniversite ve özel hastanelerin de aralarında bulunduğu 14 sağlık kuruluşuna yaptığı incelemelerden ilginç sonuçlar çıktı.
Hastanelerin tamamında 2 milyon 250 bin TL değerinde devlet zararı tespit edildi. Bunun 994 bin 748 lirasını Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın sahibi olduğu Başkent Üniversitesi’nin yaptığı belirlendi. Hastanede yapılan incelemelerde 234 farklı kuralın 7 bin 797 kez ihlal edildiği müfettiş raporlarına yansıdı. Müfettişler SGK zararının hastaneden tahsilini istedi.

Takvim
http://www.takvim.com.tr/Guncel/2009/04/23/baskent_hastanesinde_7_bin_797_yolsuzluk

NOT VE ZORUNLU BİR AÇIKLAMA: Biraz kasıtlı verilen bu haber, bu tür yolsuzlukların özellikle ve en fazla oranda Başkent Üniversitesi Hastanesinde olduğu gibi bir görünüm verebilir. Başkent Üniversitesi Hastanesinin bu konuda en kötü hastane olduğunu sanmıyorum. Zaten bu çalışma sadece Başkent Üniversitesi Hastanesi için yapılmamıştır. Bu üniversiteye bağlı hastaneler bir vakıf hastanesidir. Kapasiteleri ve çalışma tarzı itibarı ile çok büyük yolsuzluklar yapmalarına imkân yoktur. Onlar da başlangıçta diğer hastanelere tanındığı gibi, yolsuzluk yapma haklarını özgürce kullanmış olabilirler. Çünkü sistem bunu teşvik etmekte ve kolaylaştırmaktadır. Başkent Üniversitesi Hastanesinin verdiği hizmetleri faturalamada SUT ilkelerine en fazla uyan hastane olduğunu da söyleyebiliriz. Esas mercek altına alınması gereken hastaneler Türkiye’nin büyük üniversite hastaneleridir.

47 üniversite incelendi, tamamında usulsüzlük çıktı

Kamu İhale Kurumu, şikâyet üzerine üniversite ihalelerini mercek altına aldı. 4 yılda 690 ihaleye bakıldı. Her üç ihaleden birinde yolsuzluk tespit edildi. İncelenenler arasında usulsüzlük görülmeyen üniversite yok. En çok tıbbi malzeme alımlarında sorun yaşanırken, soruşturma izinleri YÖK’e takıldı.
(Ahmet Dönmez, 05 Şubat 2007, Pazartesi)
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=496247&keyfield=343720C3BC6E697665727369746520696E63656C656E64692C2074616D616DC4B16E646120796F6C73757A6C756B20C3A7C4B16B74C4B120

Gönderen: herkesicinsaglik | Nisan 2, 2011

Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanlığına (MEKTUP)

Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanlığına

 

Sağlık alanında yaşanan sorunları gündeme getirmek amacı birliğimiz Şubat-Mart ayları içerisinde ile bir dizi etkinlik düzenlemektedir. Bu etkinliklerin sonunda, 13 Martta, “çok ses tek yürek” sloganı ile Ankara’da miting planlanmıştır. Antalya Tabip Odamız da şimdiye kadar yayınlanan takvime uygun olarak eylemlilikler içindedir. 13 Martta Ankara’da yapılacak olan etkinliklerin hedefinin açıklığa kavuşması önemlidir. TTB bu mitingde neleri savunacak ve hangi sloganları kullanacaktır. Amaç nedir? Taleplerimiz ne olacaktır? Çok ses tek yürek ne anlama gelmektedir? TTB’nin Sağlıkta Dönüşüm ve Özelleştirme projesi konusunda bir stratejisi ve sürekli bir eylem planı var mıdır? Yoksa şimdiye kadar olduğu gibi gelişmelere göre tutum alınacaktır? TIP KARTELİ SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM İLE NELERİ BAŞARMIŞTIR? Sağlıkta Dönüşüm Projesi emperyalizmin bir projedir. Üç özelliği vardır: 1. Sağlık piyasası’nın özelleştirilmesi diğer alanlarda yapılan özelleştirmelerde olduğu gibi devletin küçültülmesi, gereksiz hale getirilmesi ve yok edilmesi siyasetinin sağlık alanında uygulamasıdır. Amaç her türlü üretim, ticaret ve hizmetin özel şirketler vasıtası ile verilmesidir. Bu da bir ülkenin içeriden işgalidir. Burada ayrıca askeri bir güç kullanmaya gerek yoktur: Özelleştirilmiş şirketlerin memurları üç kuruş için kendi şirketlerinin menfaatleri görüntüsü altında kartel için savaşmaktadır. 2. Hasta, hastalık, tıbbi malzeme, ilaç ve diğer ürünlerin satışını arttırarak tıp kartelinin gelirini arttırmaktır. Sözde sağlık hizmeti için kişilerin ceplerinden yaptıkları harcamalar artmaktadır. Bu yoksulluğun sağlık üzerinden küreselleştirilmesidir. 3. Gereksiz ve orantısız ölçüde aşırı tıbbi teknoloji, ilaç ve malzeme kullanılması girişim ve ameliyat yapılması: Fayda ve muhtemel fayda yerine iatrojenik sorunlara yol açarak topluma zarar vermektedir. Toplum sağlığı, sağlık hizmeti gibi gösterilerek yapılan gereksiz ilaç, tetkik, görüntüleme, ameliyatlarla kitlesel olarak bozulmaktadır. Proje emperyalist merkezlerde hazırlanmış ve Dünya Bankası tarafından yürütülerek gerçekleştirilmiştir. Tasarlandığı gibi yola devam edilmektedir. Proje hazırlıkları çok önceden başlamıştır. Herkesin sağlık sigortası yapılması, aile hekimliğinin yaygınlaştırılması ve uygulanması, basamaklı sağlık sistemi, herkesin istediği eczaneden ilacını alması gibi kavramlarla toplum ve hekimler hazırlanmıştır. Bunların getirilen sistemin ön hazırlığı olduğu anlaşılmamış ve anlaşılmak istenmemiştir. Düğmeye 2003 yılında basılmış, SSK Hastaneleri Sağlık Bakanlığına Devredilerek daha önceden muhasara altına alınan ve altı oyularak sakat bırakılmış kamu hastaneciliği tamamen çökertilmiştir. SSK hastaneleri bir obruk gibi çökmüş kimse bunun ne anlama geldiğini anlamamıştır. Sağlık çalışanlarına hastaneye kazançları oranında kâr payı dağıtmak olan performans sistemi ile sağlık piyasası büyütülmüş, harcamalar arttırılmıştır. Hastanelere yaptıkları işleri abartmaları ve hatta yapmadıkları hizmetleri yaptı göstermelerine imkân tanınarak sadece beyan üzerinden para pompalanmıştır. Performans uygulaması ve SSK eczanelerinin kapanması gibi uygulamalar hekim ve eczacı gibi kilit meslek gruplarının bu uygulamalara muhalefet etmesini engellemiştir. Bir çok kişi dönüşümün “üniversitelerdeki tam gün uygulaması” ve “kamu hastane birlikleri uygulaması” ile başlayacağını sanmaktadır. Halbuki dönüşüm tamamlanmış tırtıl kelebeğe dönmüştür. Başlangıçta hastanede yapılan işlemlerden dolayı hekimlere ödenen performans ücreti hekim gelirlerini arttırdığı için sistemin amacı, kötü yönleri ve gidiş yönü görülmemiş veya görülmek istenmemiştir. Başlangıçta bu uygulamaların nerede ise sadece hekim gelirlerini arttırılması için yapıldığı zannedilmiştir. Sağlıkta dönüşüm sistemi bütün halkı ve hatta ülkenin siyasi sistemini ilgilendiren bir sistem sorunu olduğu için bunu salt sağlık çalışanlarının, hekimlerin, eczacıların sorunu olarak algılamak tamamen yanlıştır. Sağlık alanında bütün işlerin şirketler vasıtası ile yürütülmesini hedeflendiğinden bu sistem içinde özel hekimliğe yer yoktur. Hekimler sistemin baş aktörü değildir: Hekimler sistemin çıkarları için çalıştırılacak paralı asker durumuna dönüştürülmüştür. Sağlık alanı dahil ülke çapında yapılan bu topyekün özelleştirme uygulamasında çalışanların kazanılmış haklarının korunamayacağı çok iyi anlaşılmalıdır. Zemin kaybedilmiştir. Bütün çalışanlar giderek sözleşmeli durumuna getirilecek ve ücretler düşürülecektir. Bu sistemde güçlü bir sendikacılığın da istenmediği ve sendikal hareketin de bölünerek etkisizleştirildiği görülmelidir. Sendikalar da kendilerine verilen rolü oynamakta ve sadece kendi üyelerinin sorunları ile ilgilenmektedirler. Sendikal mücadelenin tek hedefi “daha fazla havuç” haline dönüşmüştür. Sağlıkta Dönüşüm ile getirilmek istenen ve giderek uygulanan sistem toplumun bütün katmanları tarafından görülmek ve anlaşılmak istenmemiştir. Hekim örgütleri, sendikalar, kitle örgütleri ve siyasi partiler süreci gaflet ve delalet içinde izlemiş; süreci anlamak, görmek ve düşünmek istememiştir. Durum hâla böyledir. Ağızlarını her açtıklarında bilim ürettiklerini söyleyen sözde bilim adamları, üniversiteler ve tıp fakülteleri sürece karşı çıkmamıştır. Ciddi bir bilimsel araştırma ve eleştiri yapılmamış; çıkarlarını tıp karteli ile birleştirmiş bazıları da dönüşüm lehine makaleler yazmış ve eğitim toplantılarını düzenlemiştir. Sağlık alanında tıp karteline karşı savaş tamamen kaybedilmiş olup, korunacak bir mevzi kalmamıştır. Bu sürecin düzeltilebileceğini ve bazı haklar kazanılabileceğini düşünmek ham hâyaldir. Sağlık çalışanları ve hekimlerin önünde bu nedenle iki seçenek vardır: 1. Şimdiye kadar olduğu gibi idare-i maslahatçılıkla durumu idare etmek, muhalifmiş gibi görünerek mevcut düzeni (statükoyu) savunmaya devam etmek. 2. Kaybedilen mevzileri tekrar ele geçirmek için halkla birlikte top yekün bir mücadeleye girişmek. Bunun için yeni bir mücadele planı ve hedefleri saptanmalıdır. TTB’nin önümüzdeki dönemde mücadele hedefleri şunlar olmalıdır: Birinci basamakta aile hekimliği uygulamasına hemen son verilmelidir. Sağlıkta özelleştirme tersine çevrilerek bütün kamu sağlık tesisleri SGK’ya devredilmelidir. Özel sağlık kuruluşları özel sağlık sigortası yaptıran kişilere veya bazı tıbbi girişimleri özel olarak yaptırmak isteyen kişilere sağlık hizmeti vermelidir. Özel hastaneler tamamen özel olmalıdır. Uzun vadede temel sağlık hizmetlerinin devlet tarafından herkese ücretsiz verilmesi savunulmalıdır. Sigortacılık primleri emeklilik ve benzeri durumlar için toplanmalı; emekli maaşları arttırılmalı ve çalışma süreleri kısaltılmalıdır. Kamu sağlık sigortacılığı özünde kartelin kasasına akıtmak için oluşturulmuş ve sürekli arttırılan bir vergileme şeklidir. Primlerin toplanmasında gösterilen hassasiyet harcamalarda gösterilmemektedir. Gereksiz sağlık harcamaları ve kartele pompalanan paraların engellenmesi ile sigorta primleri azalacak ve çalışanların gelirleri artacaktır. Hekimlere yeterli bir maaş, emeklilik sosyal haklar verilmelidir. Sağlık hizmetleri kamucu anlayışla verilmelidir. Sağlık hizmetinin amacı hasta sayısı ve sağlık harcamalarının arttırılması olmamalıdır. Sadece gerçek hastalara, doğru ve gerekli hizmet verilmelidir. Hekimlerin hastane kazancını arttırmaları için getirilen “performans uygulaması” kaldırılmalıdır. Performans uygulaması ve sağlık piyasasındaki acımasız kâr etme yarışı, sağlık çalışanlarının ilaç ve tıbbi malzeme pazarlayan şirketlerle kirli ilişkiler içine girmesine, bazı yanlışlar yapmasına ve meslek ahlakında bozulmaya yol açmıştır. Sağlık alanında kullanılacak ve gerekli olan temel tıbbi ilaç ve malzeme listesinin yer aldığı “temel ilaç ve tıbbi malzeme listesi” hazırlanmalıdır. Türkiye uluslar arası kartelin pahalı ve patent korumalı ilaç ve tıbbi malzemelerini onların belirlediği yüksek ücretlerden almak ve tüketmek zorunda değildir. Bu nedenle imzalanmış olan patent anlaşması iptal edilmeli ve ülke içinde üretilemeyen tıbbi malzeme ve ilaçlar uluslar arası piyasadan ve daha ucuza temin edilmelidir. Tıbbi malzeme ithalatı devlet kontrolünde yapılmalıdır. İlaç ve tıbbi malzeme piyasası uluslar arası şirketlerin serbestçe at oynattığı bir arena olmaktan çıkarılmalıdır. Özel hastane ve tıbbi firmaların TV, basın ve fuarlarda halkı aldatarak müşteri yaratmak ve toplamak için yaptıkları sağlık programları ve taramaları yasaklanmalıdır. Günümüzde her türlü ürün sağlık üzerinden pazarlanmaktadır. Toplum yaşamı tamamen tıbbileştirilmiştir. Bu da insanları her durumda bir tıbbi ürünü tüketmeye önlendirmektedir. Toplum ruh sağlığını kaybetmiş ve hastalık hastası yapılmıştır. Bu nedenle reklamcılıkta sağlıkla ilgili unsurların kullanılması da yasaklanmalıdır. Tıp kartelinin gelirlerini arttırmak için icat ettiği hastalıkların çoğunda ya olasılıklar ya da sözde-uyduruk hastalıkların önlenmesi veya tedavi edilmesi söz konusudur. Birçok tedavi de etkisiz, gereksiz ve zararlıdır. Olasılık tedavisi veya uyduruk hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaç ve tetkik yöntemleri de yasaklanmalıdır. Malpraktis yasası kaldırılmalıdır. Bugünkü sistemde kâr hırsı ile hastaneler hekimleri gereksiz girişim ve tedaviler için zorlamakta ve bu da malpraktis davalarına konu olan komplikasyonlara ve ölümlere yol açmaktadır. Diğer taraftan dava ve soruşturma konusu olmayacak sudan nedenlerle hekimler hakkında soruşturma ve davalar açılabilmektedir. Batı emperyalizminin etkisi altında olan ülkelerin tamamında uluslar arası tıp kartelinin anlayış ve çıkarlarına uygun bir tıp eğitimi verilmektedir. Verilen bu eğitimle ancak kartelin ürünlerini daha iyi ve daha çok pazarlayacak hekim pazarlamacılar yetiştirilmektedir. Bu nedenle tıp eğitiminde en temel hedef ülke şartlarına uygun, olasılık ve ihtimallerin tedavisinden çok gerçek sağlık sorunlarının tedavisine yönelen, hasta sayısını arttırmaktan çok toplumu daha da sağlıklı yapmayı hedefleyen bir eğitim modeline geçilmesi savunulmalıdır. Hastalık ve tıbbi ürün pazarlanmasına yönelik batı tıbbı emperyalizme hizmet etmektedir. TTB, hekimlerin, ayrı ayrı uzmanlık, pratisyen hekimlik ve aile hekimliği derneği gibi derneklerde örgütlenmelerini desteklememelidir. TTB dışında kurulan bu hekim dernekleri tıbbi firma ve kartellerin etkisi altındadır. Sağlık pazarlamacılığına hizmet etmektedir. Avrupada’ki tabip odaları kartelin kontrolünde olup, sağlıkta dönüşüm projesini desteklemekte ve bu projenin içinde yer almalıdır. Bu nedenle TTB, EUMU WONCA gibi AB kuruluşları ile ilişkisini kesmelidir. Bir yandan aile hekimliğine karşı olup diğer taraftan EUMU WONCA ile işbirliği yapmak tutarsızlıktır. Uzmanlık dernekleri tarafından uzmanlık sertifikasının Sağlık Bakanlığı yerine dernekler vasıtası ile verilmesini savunmakta ve bu işler için işbirliği içinde oldukları AB tabip kuruluşları ile birlikte faaliyet yürütmektedir. Bu tür BOARD sınavları Türkiye’de hekimlik eğitimlerini tamamlayan kişilerin diploma ve çalışma izni gibi konularda AB’ye bağlanmasına yol açacaktır. Tam gün çalışma uygulanan sistem içinde değerlendirilebilecek bir uygulama olup, sağlıkta kamulaştırma sonrasında uygulanacak kamucu bir sağlık sisteminde desteklenmelidir. Diğer taraftan üniversitelerde uygulanmaya başlanan tam gün çalışma uygulamasının üniversite ve devlet olsun her türlü sağlık kuruluşunun vergi numarası olan ticari bir işletme olduğu göz önünde bulundurularak geleceğinin ve geçerliliğinin olmadığı görülmelidir. Bu konuda geri adım atılsa bile verilen bu tavizler kısa sürede önceden kazanılmış başka haklarla birlikte geri alınacaktır. Sağlıkta dönüşüm ile üniversite hastaneleri de ticari bir işletmeye dönüştürülmüştür. Bu hastanelerde çok önceden özel hoca muayenesi ile muayenecilik hastane içinde yer almaktadır. Türkiye’deki hekimlerin çoğunun artık tam gün çalıştığı ve en azından şimdilik halinden memnun olduğu bilinmektedir. Bu nedenle üniversite hastanelerinde tam gün çalışmaya karşı çıkmanın sağlıkta dönüşüm’e karşı olmakla bir ilgisi yoktur ve bunu kamuoyuna anlatabilmek çok zordur. Önemli olan bütün bu süreci çok önceden görmek ve gerekli tedbirleri alabilmektir. TTB VE KÜRT SORUNU Kürt sonu Şark sorununun günümüzdeki adıdır. Şark sorunu Osmanlı imparatorluğu’nun emperyalist devletlerce parçalanması ve paylaşılması sorunudur. Günümüzde genel olarak Büyük Orta Doğu Planı, özel olarak da Kürt-Ermeni-Kıbrıs-Ege-Patrikhane-Alevi-Laz vb. sorunları olarak gösterilen bu projelerin hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için üretilmiş sorunlardır. Ülkemizin parçalanamaması ve ortadan kaldırılamaması bizim için bir sorun ve üzüntü kaynağı değildir. TTB ve hekim örgütleri Büyük Ortadoğu Projesi hedefine hizmet eden “ayrılıkçı Kürt hareketlerini” desteklemeyi bırakmalıdır. “Anadilde sağlık “ sloganı bu hedefe yönelik bir çalışmadır. Adem ve Havva’dan bu yana aynı genetik özellikleri taşıyan ve hep kendi dar kabilesi içinde evlenerek çoğalan ve aynı genetik mirası koruyan saf bir etnik tür ve ırk yoktur. Etnik gruplar zaman içinde doğar, değişir ve başka etnik gruplara dönüşür. Her bir etnik grubun diliyle, hukukuyla, ekonomisi ile ayrı bir devlet olması ne geçmişte ne de günümüzde ve gelecekte olabilecek bir devlet yapısıdır. Bu tür bir devlet projesi örnekleri orta çağda görülen aşiret, dükalık, prenslik gibi yapıların günümüzde hortlatılmaya çalışılan şekilleridir. Etnik gruplar ancak kendi aşiret yapıları içinde varlıklarını devam ettirebilir. Aşiret yapısı Ortaçağda kalması gereken feodal bir yapıdır. Bu, gerici, ırkçı, faşist mikromillliyetçilik anlayışıdır. Emperyalizme hizmet etmektedir. Bir devlet içinde yaşayan insanlar bir çok etnik köken ve millete ait olabilir. Kendi isteği ile Türk vatandaşlığını ve Türklüğü tercih eden bir çok insan vardır. Bölücüler ve TTB yönetimi etnik kimlik ile milli kimliği birbirine karıştırmaktadır. Birden fazla dilin olduğu ülkelerde ikinci diller de resmi dil olup herkesin iki dili de öğrenme zorunluluğu vardır. Fakat bu başarılamamaktadır. İki dil ve federasyon Belçika’da olduğu gibi etnik grupların kendi bölgelerinde saflaşmaları ve neticede birbirlerine tamamen yabancılaşarak düşman olmalarına yol açmaktadır. Belçika’da geçerli resmi dillerden birisi olduğu halde Flaman bölgesinde Fransızca bir tek gazete, yazı, tabela görmek mümkün değildir. Türkiye’de adı farklı olduğu halde hepsi “Kürt” olarak kabul edilen ve birbirlerini anlamayan bir çok etnik grup vardır ve bunların kullandığı ve anladığı ortak bir Kürtçe yoktur. “Ana dil sloganı ile Barzani ve Talabani’nin Kürtçe’si diğer etnik grupların dili haline getirilecek ve diğer diller yok olacaktır. Anadilde sağlık ve konuşa görüldüğü gibi bazı vatandaşlarımızın anadillerini tamamen kaybetmelerine yol açacaktır. Türkiye’de hepsi aynı olmadığı halde Kürt kabul edilen etnik grupların mensuplarının bazıları için Kürtçe sadece günlük konuşma dilidir. Bir çoğu bu dilleri zaten bilmez. Bu dillerde bilinen kelime ve kavram sayısı çok azdır. Bu vatandaşların tamama yakını bildikleri Kürtçe’den daha fazla Türkçe bilmektedir. İşin komik yanı bir yandan bazı vatandaşlar için anadilde sağlıktan bahsedilirken, Türkiye’de eğitim dilinin ve resmi dilin tamamen İngilizce olması gözden kaçmaktadır. (Resmi dil herkesin bildiği veya bilmesi gereken dil değil; resmi ve özel işlerde çalışabilmek için en azından yapılan sınavları geçebilecek kadar bilmesi gereken dildir) Basında, reklamlarda ve TV’lerde çok fazla oranda İngilizce sözcük, gramer yapısı ve tamlamaların kullanılması nedeniyle dil bozulmuş toplum dilini unutmuştur. Bu da insanların birbirlerini anlamamalarına, kavramların herkes için başka anlama gelmesine yol açmaktadır. Durum böyleyken sanki herkes İngilizce biliyor ve konuşuyormuş gibi tıp fakültelerinde İngilizce tıp eğitimi verilmesinden kimse rahatsız olmamaktadır. Başka bir ülkenin dilinde eğitim ancak sömürgelerde yapılmaktadır. Hastalar ve vatandaşlar arasındaki iletişimin geliştirilmesi için öğrenim dilinin tamamen Türkçe olması gerekmektedir. İnsanların anlaşması için dil önemli ise öncelikle İngilizce tıp eğitimine son verilmeli ve tıp dili Türkçeleştirilmelidir. Türkiye’nin bir bölgesinin federe veya ayrı bir devlet olarak Kürdistan olmasının yaratacağı sorunlar da hesaplanmalıdır. Böyle bir durumda kukla Kürdistan’da yaşamak zorunda kalan hekimlerin artık Antalya, İstanbul ve İzmir’de çalışamayacağı, çalışmak için özel izin, dil ve diploma denkliğinin aranacağı gibi sorunlar da göz önüne alınmalıdır. Bu nedenle anadilde eğitimi savunan hekimlerin bunun yerine dillerini bildikleri yerlerde görev yapmayı savunmaları daha uygundur. Böylece daha sonra diğer bölgelere de yerleşme ve çalışma hakları kaybolmamış olur. TTB yönetimi son zamanlarda çatışmalarda öldürülen PKK’lıların kemiklerini aramaya başlamıştır. Bu şekilde bir yandan TSK’yı suçlu ilan etmekte ve teröristleri masum ve mağdur göstermeye çalışmaktadır. TTB’nin Kürt sorunu olarak bilinen sorun da dahil bir çok konuda izlediği siyaset mevcut iktidar ve diğer siyasi partilerin izlemekte olduğu Batı yanlısı siyasetler ile “demokratik açılım” veya “Kürt açılımı” olarak da bilinen açılımlarla paralellik göstermektedir. TTB ve Tabip Odaları’nın neticede Büyük Orta Doğu Projesinin gerçekleşmesi faaliyetinin bir parçası olan Sağlıkta Özelleştirme ve Kürtçülük faaliyetlerini desteklememesi; kartel tıbbına karşı halkçı bir sağlık sistemi yönünde faaliyet göstermesi gerekmektedir. 28 Şubat 2011

Dr.Selçuk Koçlar Dr.Ugur Yılmaz ANTALYA

Gönderen: herkesicinsaglik | Ocak 8, 2011

The most frequently performed medical procedure in the world…

The most frequently performed
medical procedure in the world…
=The Wallet-ectomy!!
DÜNYADA EN FAZLA YAPILAN TIBBİ İŞLEM= CÜZDANIN KESİLEREK ÇIKARILMASI (TABİİ İÇİNDEKİ PARA İLE)
Para yoksa cüzdanda çıkarılması gereken bir hastalık yoktur. Ameliyat gereksiz yere yapılmış demektir.
Resmin kaynağı: http://www.yourdoctorisaliar.com/

Gönderen: herkesicinsaglik | Haziran 13, 2010

Yüzyılın en büyük tıp skandalı

Yüzyılın en büyük tıp skandalı

Avrupa Konseyi: “Domuz gribi sahte”

12 Ocak 2010 Salı, 09:58:00

Avrupa Konseyi Sağlık Komitesi Başkanı Wolfgang Wodarg domuz gribi kampanyasının yüzyılın en büyük sağlık skandallarından olduğunu ileri sürerek “Bu sahte slgın ilaç firmalarının işi” dedi.

Avrupa Konseyi Sağlık Şefi’nin domuz gribi ile ilgili açıklaması tüm dünyayı adeta şoke etti. İngiliz gazetesi Daily Mail’in haberine göre, Wodarg, domuz gribinin aslında fazla ölümcül olmadığını ve yaşananları ilaç firmalarının tetiklediğini ifade etti. Wodarg, bir anda dünyaya korku salan domuz gribi vakalarının, küresel korku sayesinde milyarlarca lirayı cebe indirecek olan ilaç ve aşı üreten firmalar tarafından idare edilen ‘sahte bir salgın’ olduğunu savundu. Wodarg, söz konusu şirketleri, Dünya Sağlık Örgütü’nü (WHO) bu konuda ‘pandemi’ (yaygın hastalık) ilan etmeye telkin etmekle de suçladı.

Dr. Wodarg, domuz gribinin dünyaya anlatılan gibi korkutucu olmadığını söyledi. Wodarg, “Bu hafif bir griptir. Fazla ölümcül değildir. İlaç firmaları, domuz gribine karşı geliştirdikleri ilaçları satmak için küresel bir korku yarattı. Bilim adamlarına ve halk sağlığından sorumlu resmi kurumlara telkinlerde bulunarak, dünya çapında hükümetlerin alarm durumuna geçmesini sağladılar. Bu yüzyılın en büyük sağlık skandalı yaşanıyor” dedi.

Avrupa Konseyi’nin baş sağlık yetkilisi Wodarg firmaların insanları aşılamak için yarattıkları panik ortamının en çok hükümetlerin sağlık bütçelerine zarar verdiğini söyledi. Bu olayla ilgili olarak ilaç firmalarının rolünün soruşturulması için Dr. Wodarg tarafından hazırlanan bir teklif de Avrupa Konseyi tarafından kabul edildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden de sorumlu olan Avrupa Konseyi’nin bu ayın sonlarına doğru konuyla ilgili acil oturum yapması planlanıyor.

Avrupa Konseyi Sağlık Birimi Şefi Wolfang Wodarg bu elim hatadan aşı firmalarının hemen dönmesi gerektiğini söyledi. Uluslararası Şeffaflık Örgütü Yönetim Kurulu Üyesi Anke Martiny de geçtiğimiz ay domuz gribinin çok büyütüldüğünü söylemişti. Martiny “Aşıya güven kalmayacak” demişti.

İngiliz Sağlık Bakanlığı, domuz gribi yüzünden 65 bin kişinin öleceğini duyurmuş; özel bir internet sitesi kurup acil durum telefon hatları oluşturmuştu. Hatta stratejistler halkın ilaç bulmak için ayaklanma çıkaracağını göz önüne alarak, ordunun bile devreye girebileceğini öne sürmüşlerdi. Ancak geçen haftaya kadar sadece 5 bin kişinin virüs kaptığı ve 251’inin hayatını kaybettiği hatırlatılıyor. Dünyada domuz gribinden ölenlerin sayısı 8 bin 750’ye ulaştı.

Haber Yorumları (139)

şu osman durmuştan bir özür dilesiniz diyorum artık

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 22:35

bu grip yeni birsey degildi,dunya sagli orgutude,saglik bakanligida bunu balgibi biliyordu,gribin 1000 uzerinde cesidi oldugunu ve bunlarin zaten bazilari oldurucu.netice bir sizindegil bu ab ulkelerininde cogu ayni pozisyonda.farkindaysaniz hersene yeni grip cesidi cikiyor.zaten var bunlar

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 22:21

sağlık bakanı derhal istifa etmeli….

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 21:14

şu osman durmuştan bir özür dilesiniz diyorum artık

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 22:35

bu grip yeni birsey degildi,dunya sagli orgutude,saglik bakanligida bunu balgibi biliyordu,gribin 1000 uzerinde cesidi oldugunu ve bunlarin zaten bazilari oldurucu.netice bir sizindegil bu ab ulkelerininde cogu ayni pozisyonda.farkindaysaniz hersene yeni grip cesidi cikiyor.zaten var bunlar

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 22:21

sağlık bakanı derhal istifa etmeli….

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 21:14

bir akp gerçeği daha. milyonlarca doz aşı heba oldu. ayrıca domuz gribinden 500 den fazla kişi ölmüştü demekki domuz gribinden değilmiş.

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 20:57

akdağ karadağ belli oldu demek:).

ROMANİKA   12 Ocak 2010 Salı 18:48

güvendiğiniz akdağlara karlarmı yağdı ne yoksa.

ROMANİKA   12 Ocak 2010 Salı 18:48

millet hangisine yansın paracıkların gittiğinemi keriz yerine konduğunamı güvendiği iktidarın karizmasının çizildiğinemi ne demişler sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkarız aydınlığa

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 18:42

40 milyon aşının parası bizim ceplerimizden çıktı ama… medyanın yoğun baskısıylada satılmayan bütün vitaminler-antibiyotikler,grip ilaçları çatır çatır satıldı… yazık ya… bu ülke sahipsiz diyoruzda boşuna değil…

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 17:32

medya da çok abartmıştı unutmayalım,başbakan da demişti zaten:)

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 14:17

zamanında konuşsaydın daha değerli idi

Misafir   12 Ocak 2010 Salı 14:01

http://www.haberturk.com/saglik/haber/200058-yuzyilin-en-buyuk-tip-skandali

Domuz Gribinde Tam Bir Skandal

Avrupa Konseyi’inden Dünya Sağlık Örgütüne şok suçlama: Domuz gribi abartılarak ilaç firmalarına kar sağlandı.

Yayına Giriş: 04.06.2010 21:05:21

Güncelleme: 04.06.2010 21:05:21

Avrupa Konseyi’nden Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa hükümetlerine şok suçlama…

Konsey, Dünya Sağlık Örgütü’nü ve hükümetleri, domuz gribi salgınının risklerini aşırı derecede abartmak ve ilaç şirketlerine kar sağlayan gizli anlaşmalar yapmakla suçladı.

47 üyeli Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin sağlık komitesi, geçen yıl dünyayı kasıp kavuran domuz gribi konusunda ciddi suçlamalara yer veren bir rapor yayımladı.

Raporda, Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa hükümetlerinin domuz gribi değerlendirmelerinin ve kararlarının, çok büyük miktarda kamu parasının israfına, yersiz korku ve paniğe yol açtığı iddia edildi.

Sağlık komitesine göre, salgınla ilgili kararlar yeterince açıklanmadı ve şeffaf şekilde ortaya konulmadı.

Söz konusu rapor, Avrupa Konseyi’nde 24 Haziran’da tartışılacak.

Konseyin Dünya Sağlık Örgütü üzerinde bir yaptırım gücü bulunmuyor.

Dünya Sağlık Örgütü ise suçlamaları redderken,örgütün internet sitesinde domuz gribi salgınının 214’ten fazla ülke ve toplumu etkilediği, yaklaşık 18 bin kişinin ölümüne sebep olduğu kaydedildi.


TRT – Türkiye Radyo ve Televizyonu © Tüm hakları saklıdır.

Haberi Internet üzerinde okumak için:
http://www.trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=776476a3-0798-4533-b01f-96db30913d1f

http://www.trt.net.tr/Haber/YaziciDostu.aspx?HaberKodu=776476a3-0798-4533-b01f-96db30913d1f

Older Posts »

Kategoriler